bektas

bektas

12 Aralık 2010 Pazar

Maviydi Dusler


Maviydi düşler..

Kahraman erkeklerin ve güzel hanım efendilerin zamanıydı. İnsanlar birbirlerine bir söz söylediğinde nedeni ve niçini tartışılmadan özüne bakılırdı sözcüklerin...

Koşulsuz güvenilirdi insanlara mesela. Balkondan tutkuyla sallandırılan bir mendile aşk bağlanır ve umut tükenene dek bu mühür çözülmezdi.

Ne haber, nasılsın denirdi ayrıca "nasıl olduğu" gerçekten merak edildiğinde. "Nbr" bir şey ifade etmezdi.. Hayatlarımız, tutkularımız, sevdalarımız, dostluklarımız ve hatta aile bağlarımız, ve hatta vatana bağlılığımız ve hatta Atatürkçülüklerimiz bu kadar sanal ve (sadece) mobilize değildi..

Alsancak'ta, Taksim'de, Kızılay’da rahatlıkla dolaşabiliyorduk elimize bir kağıt sıkıştırmaya ya da anket yapmaya kalkan looser kişiler olmadan...

Umudun şarkısını söylerdik geleceğe dair. Maviydi şarkılar tıpkı gelecek ümitlerimiz gibi.. "Umutluluğumuz" ile "mutluluğumuz" arasında tek bir "u" farkı vardı ve biz o dönüşü hiç bilmezdik.. Paraleldi yollar zira.

Hayatlarımız motorize oldu. Tek bir makineden çıkıyor ve üstümüze uyarlanıyor yaşamlarımız. Bireyleşirken yalnızlaştık; yalnızlaşırken yalınlaştık. Ruhlarımız saatini tevazudan kibire kurdu. Gösteriş saat uygulaması başladı yaşamlarımızda..
Sevginin maviliğini aramıyor muyuz dersiniz? Bulmak istediğimizden daha coşkulu. Geçmişe olan özenmelerimizin nedeni bu iste.

Yalınlaşma erozyonundan geriye kalan değerlerimizi kurtaralım istiyorum. Koşulsuz yüzde yüz inanmak ve güvenmek istiyorum. Veee bazı değerlere bağlanmak, yaşamımı maviye adamak istiyorum.

Düş kurmak, bu düşleri hayale, hayalleri hayata geçirmek istiyorum. Mavi düşler kahvesinde yerimi ayırtmak istiyorum...

Düşlerini maviye boyayanlarla o kahvede buluşmak üzere.

Aşka ve umuda mendil gönderen her gönüle sevgiyle,


Hacı Bektaş ÖNAL
www.hacibektasonal.blogspot.com

4 Kasım 2010 Perşembe

Askin Aritmetigi Yoktur

DEDI: "Bir eşi olmalı insanın !..Rüzgar onun kokusunu getirmeli"
DEDIM: Vee ruzgarlar haykirmali tutkunun adini. Dokunmali saclarina usul usul.. Ve annenin sacini oksamasini hissetmelisin ruzgarin temasinda.. Huzurla gozlerini kapatmak var simdi sirada..

DEDI: "Yağmur onun sesini, akşam onu görecek diye pırpır etmeli yüreği, ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken cennetten köşe almışçasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı İnsanın..!"
DEDIM: Hic dusundunuz mu.. Insanlik, en az tahminle 7000 senedir dunya uzerinde. Cok daha eskisi vardir mutlaka. Ve ilk tarihten beri yagmur yagar dunyada. Yagmurdan olenine rastlariz belki de her yil.. 7000 senede yagmura buldugumuz tek cozum : semsiye.. Garip gelir.. Tuhaf gelir.. Etrafimizin islanmamasini baz aliriz sadece. Dunyayi su goturse umurumuzda olmaz. Semsiyenin kapladigi alana gelmesin yeter damlaciklar.

Ask yagmurundan da boyle alikoyuyoruz kendimizi. Derinden gelen seslere aldiris etmeden etkilenmemeye kurduk kalplerimizi.. Hep bir tereddutle bakiyoruz hayata ve insanlara.

Eminim su anda hayatin bize bictigi ve bize cok dar gelen gomlegi giydirdigi benliginiz cok hakim gelecek planlarimiza.. Kulaklarimizi sagir eden bu sese inat belki de ozumuzu kesfetmek isteyen bir ic sesimiz daha vardir. Iste o sese seslenmeyi yegliyorum ben.

DEDI: Ben seni ölene dek seveceğim boş laf ; Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim demeli...
DEDIM: ölum.. Hepimiz icin siradan bir son. Oyle sevgili olunmali ki 'yar' a.. Edebiyat kitaplari yazmali. Kusaktan kusaga anlatilmali bu sevgi.. Anlatilirken abartilmali, 1 ken 5, 5 ken 100 olunmali yureklerde.. Askin aritmetigi olmadigindan guzeldir yasamasi..

Can Baba'ya saygilarimla,

Sevgiler
Haci Bektas ONAL
www.hacibektasonal.blogspot.com

29 Ekim 2010 Cuma

İç Dünyamızın Arkeologu Olmak!..


Hayatın gölge oyununa hoş geldiniz..
Ulusal ve uluslar arası çeşitli çıkar odaklarının milyonlarca insan siluetindeki figüranları ön plana çıkararak “rekabet çağında” avantaj yarattığı değişik bir orta oyunu..
“Ya GERÇEĞİ yakalarsın, fark yaratırsın; ya da GERÇEK seni yakalar, yem olursun” felsefesinin hakim olduğuna inananlardan mısınız bilmem ama bu tümce artık değişik zamanlarda ortaya çıkıyor.

Peki iş dünyasına hakim olan GERÇEK nedir?

Yanda iki adet yapıt görüyorsunuz. Üstteki İspanyol Velazquez’in “Meninas” isimli yapıtı. Diğeri Picasso’nun “Meninas after Velazquez” isimli ünlü kubik çalışması. Bu iki yapıt aslında birbirinin aynısı. Picasso Meninas’ın kendisindeki izdüşümünü resmetmek istemiş belki de..

ODTÜ Öğretim Görevlilerinden Prof. Dr. Muhan SOYSAL, bu iki yapıt ve bu şah eserlerin hayatımıza yansıması hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: “Hayatta hiçbirsey Meninas'ın resmi kadar belirgin ve net değildir. Iş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak.”

Hayat, değişik yüzlerini bize gösteriyor kuşkusuz. Zamanı geldiğinde Velazquez’in yapıtında bir figür oluyoruz; yaşamın tüm renklerini, tüm doğrularını tüm çıplaklığı ile görebiliyoruz. Yaşamsal coşkumuz artıyor, tavan yapıyor böyle zamanlarda. “Başardım” diyebildiğimiz enden dönemlerden birini yaşıyoruz belki de.

Çoğu zaman ise hayatın doğruları bize Meninas kadar bas bas bağırmıyor ‘ben buradayım’ diye. Kendimiz keşfetmeye çalışıyoruz Sırr-ı Hayat’ı. Sil Baştan başlıyoruz her yeni ulvi aramalara. Simyacı kitabında olduğu gibi hayatın belki de tüm gerçeklerini yola çıktığımızda, tüm sırrı içimizde bulabiliyoruz.

Sır içimizdeydi ve biz en son oraya bakmaya akıl edebildik…

Bu yüzden bulamadık, doğru ya!!

Başarı, sevgi, aşk, kariyer, iyi anne-baba olma, sağlık… Ne hedeflerseniz hedefleyin bu hayatta, yaşam hep size yeni çelmeler takacak. Oyunun bir parçası deyip yılmayanlar asla kaybedenler takımında olmayacak. Yapmamız gereken sadece hayatı, önce kendimizden başlayarak tanımak..

Sonra da öğrendiklerimizi, fark ettiklerimizi insanlarla paylaşmak.

Kendi İç Dünyanızın Arkeolog’u olmaya ne dersiniz?


Hacı Bektaş ÖNAL
www.hacibektasonal.blogspot.com

Nasıl bir Demokratik Kitle Örgütü? Neden Lacivert Hareketi?


Birkaç arkadaşımızla birlikte farklı ne yapabiliriz diye düşünürken, yeni, yepyeni bir demokratik kitle örgütüne ihtiyaç olduğuna kanaat verdik. Sonra da yoğun bir çalışmayla da bu yapının kurulum çalışmalarına başladık.

Bu yazıda kurma çalışmasında olduğumuz Lacivert Hareketi için nasıl bir misyon ya da vizyon belirlediğimizi özetlemek istiyorum. Yüzünüzü Lacivert'e boyamaya hazır mısınız?

Günümüzdeki demokratik kitle örgütlerini incelediğimde, neden çağın gelişen trendlerini takip ederek kendilerini yapılandırmayı hedeflemediklerini düşünmüşümdür. Kurumlar kendilerini sürekli gelişime, sürekli yeniliğe açma konusunda olsun; liderlik örgüt yapısı gibi konularda olsun günümüz başarılı kurumlarından öğrenecekleri çok şey var.

Bunu birkaç madde ile açalım:

Organizasyon:
Başarılı kurumların organizasyon şeması kesindir. Her kişinin görev tanımı bellidir. Kimse kimsenin görev sahasına girmez. Toplantılarda karşılıklı görüş alışverişi dışında, herkes kendi uzmanlık alanından birinci derecede sorumludur.

Günümüzün sivil toplum kuruluşlarına baktığımızda, herkes her şeyi yapar. Bir bakarsınız en ufak bir konuda bile birçok fikir atılır. O ufak konunun değil işleyişi, karar alma sürecindeki usulün belirlenmesi konusunda bile sert tartışmalar yaşanır ve o kurum lideri duruma el koyar ve liderin kafasına göre tüm kararlar alınır.

Liderlik:
Trendi takip eden kurumlarda lider, bağlı bulunduğu organizasyonun eksiksiz şekilde işlevini sürdürmesini takip eder ve asıl görevi organizasyonu temsil etmektir. Tüm alt görevler alanında uzmanlarca görevlendirilmiş birimlerin sorumluluğundadır. Her departman kendi uzmanlarını yetiştirirler.

Oysa günümüz felsefesinde lider ne yazık ki her şey demektir. Liderin iki dudağı arasından çıkan her türlü söz emir telakki edilir. Lider tüm konularda, tüm alt birimlerde uzmanlığı olsun ya da olmasın, kayıtsız koşulsuz egemen karar merkezidir. Örneğin siyasi partilerin milletvekili, bakanlar kurulu listeleri ile belediye başkan adayları ve meclis üyeleri başkanın bireysel not defterinde şekillenir. Sonra kamu oyuna duyurulur. Aday adayları kendilerinin aday olup olmadığını basından öğrenir.



Kariyer-Gelişim:
Başarılı organizasyonlarda her birey daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak için üstlerinin deneyimlerini almak konusunda bir uğraş içindedir. Bilgi birikimi düzenli toplantılar ile aktarılır. Tatlı bir rekabet ortamı yaratıldıktan sonra gerekli atamalar yapılır.

Günümüz yapılanmalarında ise tüm yükselme kararları lidere olan yakınlığınız ya da kulis becerinizle doğru orantılıdır. Sizden çok daha iyi birinden önce yükselmek isterseniz çok emek harcamanıza gerek kalmadan direk yapacağınız doğru kişi ile doğru yerdeki bir sohbet ile tüm kapılar size açılacaktır.

Eğitim:
Çağdaş örgütsel işleyişine göre kurumlarını yöneten evrensel liderler üyelerinin gelişimlerine çok önem verirler. Bireysel gelişim kurumun gelişimi açısından son derece önemlidir. Bu yüzden alanında uzman eğitmenler tarafından büyük bütçeler karşılığında önemli eğitimler planlanır. Çalışan kişi de kendisine yapılan bu yatırım karşısında kurumsal bir bağlılık içine girecektir.

Kurumlarımızda ise eğitim dediğimiz zaman kurumsal programı ve tüzüğü akla gelir. İletişim Becerilerini arttırma, mülakat teknikleri, stres yönetimi, toplantı yönetimi, zaman yönetimi gibi direk sonuca yönelik eğitimler günümüz kurum liderlerinin aklının ucuna bile gelmez. Taban bu tür eğitimleri talep etmez ve ne yazıktır ki pek bu tür eğitimlerin farkında değildirler.

Sistem:
Kurumsal yapısını çağdaş örgütlenme üzerine kurgulamış sivil toplum kuruluşları çeşitli yönetim sistemleri konusunda eğitim almak, bu konuda çok uluslu kabul edilirliği (akreditasyon) olunan belgeleri almak konusunda uğraş içindedir. Bu tür yönetim sistemlerini uygulayan kurumlarda tüm işleyiş kusursuza yakındır.

Kurumlarımız bu tür belgeleri ve kalite yönetim sistemlerini pek talep etmezler. Alışa gelmiş metotların her zaman işe yaradığı savunulur.

Halkla İlişkiler:
Çağdaşlaşmayı hedef edinmiş demokratik kitle örgütleri, PR departmanları kurarak ve bu bölümdeki üyelerine önemli kişisel gelişim eğitimleri aldırarak halka olan iletişimini arttırmaya yönelirler. Ücretsiz telefon hatları kusursuz hizmetin olmazsa olmazıdır. Sürekli anket ve geri-bildirim çalışmaları düzenlenir. İletişim konusunda uzmanları bu departmanlarında görevlendirirler.

Günümüzün kurumsal yapılarında ise bu konuda yapmış olduğu çalışmalar yüzeyselden öteye gidemez. Web siteleri bilgi aktarımı şeklindedir. Mail adreslerine gelen mailler alanında uzman iletişimciler tarafından yanıtlanmasını geçtim, birçok defa dikkate alınmaz. Halktan gelen bir eleştiri olduğunda, eleştiriyi yapan kişi hakkında casus gibi suçlamalar yapılır.

Pazarlama:
Çağımızın bir “rekabet” çağı olduğundan, en önem verilmesi gereken hususların başında pazarlama gelmelidir. Yine uzmanların bilimsel araştırmalar sonucunda elde ettikleri verilere dayanarak hazırlamış oldukları materyaller pazarlama görsellerinde kullanılır. Pazarlama stratejileri uzun soluklu ve sosyo-ekonomik analizlere göre hazırlanır. Pazarlama departmanları bir kurumsal işleyişin en çok yatırım yaptığı bölümlerdir. Halka ulaşmak konusunda nokta atışı görsel temalar kullanılır.

Günümüz kurumları ise her zaman en doğruyu yaptıklarını ancak halkın bunu anlamadığını savunurlar. Genelde pazarlama ekipmanları olarak afiş ve duvara spreyle yapılan yazılar ağırlık kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı esnasında sıklıkla kullanılan anons araçları ise en etkili yöntem olarak düşünülse de sonuca etkisi sıfıra yakındır. (geçen anons araçlarına göre oy veren tanıdığınız oldu mu?)

Rekabet:
Günümüzün ileri organizasyonlarında rekabet, kendi önemli ve fark ettiren özelliklerini ön plana çıkarmakla sınırlıdır.

Oysa günümüz kurumlarını incelediğimizde; organizasyonlar birbirini yıpratmak konusunda bir çaba sarf ederken, herhangi ciddi proje hazırlamak konusunda gönüldaşlar habersizdir.

Söylem ve Sloganlar:
Örgütlenme açısından başarıya ulaşmış kurumlar, söylemlerini geliştirirken mutlaka insan psikolojisini dikkate alırlar. Dünyanın gelişimleri takip edilir. Bu gelişmeler dikkate alınarak söylem politikaları geliştirilir. Bu konuda uygulanan model CRM – Müşteri Odaklılık Yönetimi- dir.

Kurumsal açıcan günceli takip edemeyen çoğu kurumlarımızda ise genel olarak 25-30 yıl önceki slogan ve söylemleri yineler yineler dururlar. Çağın gereklerine özgü yeni söylemleri geliştirmek çok mümkün değildir.

Ortaklaşma-İşbirlikleri:
Çağdaş yapılarda liderler stratejik işbirliklerini son derece önemserler. Bir araya gelebilmek ve eşit emek harcamak da önemli bir başarı kriteridir. Dış kaynaktan temin –Outsource kullanımı- kurumlarımızın önemli politikalarıdır.

Oysa kurumlarımız bir araya gelmeye, siyasi bileşen ve derneklerle eşgüdüm sağlamaya sıcak bakmazlar. Çünkü her derneğin ya da oluşumun mutlaka bir kulpu vardır. Ve hiçbir sivil toplum kuruluşu kendileri kadar iyi, samimi ve güçlü değildir. İlle birleşilmek isteniyorsa, adres kendi çatıları altında olmalıdır görüşü hakim olduğundan çatılar çöker ama iş birlikleri birer şehir efsanelerine döner.

Tüm bu maddelerde Lacivert Hareketi her zaman çağdaş yapıları ve trend yönetim felsefelerini takip edecektir. Yüzümüzü laciverte boyadık. Bu renge sizi de davet ediyoruz.

Hacı Bektaş ÖNAL
Lacivert Hareketi Kurucular Kurulu

19 Ekim 2010 Salı

Bana Markanı Söyle *



Keyifle okuduğunuza inandığım elinizdeki bu gazetenin marka danışmanı olarak yine bu alanda bir paylaşımda bulunmanın daha doğru olacağından konumuz MARKA olsun.
Marka nedir?

Bir ticari malı, herhangi bir nesneyi tanıtmaya veya benzerinden ayırmaya yarayan özel isim veya işarettir marka. Ancak markaların da yaşayan birer organizma olduğunu düşünenlerdenim. Bu yüzden ticari bir obje olarak sıklıkla değindiğimiz bu konuda bu sefer farklı bir yaklaşımda bulunalım.

Ünlü marka gurusu Tom Peters “Kendini markalaştır” diyor.

Kişisel olarak da markalaşmamızın 21. Yüzyılın bireysel trend hedeflerinden olduğunu ifade edenlerin sayısı az değil. Özellikle de belli amaçları olan, duruşu bakış açısı olan kişilerde. Sizin çevrenizdeki marka değeriniz ne hiç düşündünüz mü?

Hergün aldığınız e-postaları düşünün.
Hangisini görür görmez açıyor, hangisini okumadan siliyorsunuz.
Arkadaşlık ortamında siz konuşmaya başlayınca herkes susup sizi dinliyor mu?
Tüm bunlar belki de çok basit de olsa marka değerimizin bir göstergesi.

Erol Evgin bir markadır örneğin. Haydar Dümen ülkemizdeki en çok okunan gazeteler sıralamasına tesir edebilecek büyüklükte fenomen bir markadır. Erol Taş kötü adam karakterinin olmazsa olmazıydı. Fazıl Say alanındaki belki de en büyük marka değerine ulaşan kişidir. Yıldız Kenter keza öyle. Beethoven bir marka değil midir? Mustafa Kemal bu topraklardan da öteye geçmiş büyük bir markadır aslında.

Bu yazıyı şu anda okuyan sizler de lütfen kendinize şu soruyu sorun “Alanındaki en önemli isimlerden biridir ve bu alanda ne zaman bir otoriteye ihtiyaç duyulsa mutlaka fikri alınandır O” daki “O” siz misiniz? Ya da ne kadar sizsiniz?

Derhal bir alan belirleyelim kendimize. Ve o alanda markalaşalım. Belki de biz öldükten sonra yaşayacak tek şeyimiz marka değerimiz.

Siz de kuşaktan kuşağa yayılan bir mit olmak istemez misiniz?

Sevgilerimle,

Hacı Bektaş ÖNAL

* Bu yazı "İzmir Yalı Çapkını" gazetesindeki "Marka Bakışı" isimli köşemde yayımlanmıştır.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Emek En Yüce Değerdir



Emek nedir..

Emeğin ne demek olduğunu emek harcamayanlar bilemez. Bu basit bir kuraldır. Ve hayatın diğer basit kaideleri gibi doğrudur, gerçektir, yalındır…
Külhanbeyi gibi oturmalar kalkmaları pek biliriz. Özellikle de oturuşumuzdan ya da kalkışımızdan başka mesaj verecek başka bir gücümüz yoksa. İnsanları hor görmeye bayılırız. Emeği küçümsemeyi iyi biliriz. İnsanı küçümseriz emeği küçümsediğimizle paralel olarak.

Bilmeyiz mesela yerin metrelerce altında ekmeğini kazanan işçi görmek istemez mi güneşin doğuşunu.. yaşamak istemez mi bir tır şoförü kırlarda alabildiğince özgürlük koşusunu.. denizden ne çıksa yemekten öte ekmeğini çıkaran emekçi kardeşim istemez mi o bol getirili takım elbiseli işlerde çalışmayı..

Birbirimizden ne kadar yoksunuz.. ne kadar habersiziz. İçimizde yer ettiğimiz hırslarımızın esiri olduk. Ellerimizi o kadar da kolay uzattık ki kelepçeler takılsın diye ihtiraslarımıza.. yaşamayı sevmez olduk. Her nefesimizin yeni bir mucize olduğunu düşünmez olduk başlı başına birer mucize olan hayatlarımızda..

Emekti konu..

Emek harcamak.. harcadığınız emeğin karşılığını hak etmek ve almak. Ve bu kazanımları sevdiklerinizle doyasıya paylaşmak..mutluluğun kuşaklar boyunca çizilemeyen resmi bu olabilir mi.

Sadece iş anlamında bakmayalım olaya. Bir insanı sevmekle başlar aslında emek serüvenleri emek ister sevgi.. coşku ister. Yılgınlığa tahammül yoktur. Her yeni gün yepyeni hesaplaşmalar için bir fırsattır durağanlığa..

Sonra aile.. emek harcarız sevdiklerimiz için. Yedirmeyiz haklarını yok.. Mertizdir.. delikanlıyızdır. Sadece kendimize gelecek tehditlere ve haksızlıklara tahammülümüz olur, ailemizse konu aslan olur kükreriz, sel olur taşarız. Emek kutsaldır en az aile gibi.. sevda gibi tutkuludur.. yaşam gibi gerçektir.. ömür gibi değerlidir her anı..

Dokunalım emeğini hakça kazananlara..
Bizler de birer emek savaşçısı olalım.

Kendi emeğimizi yedirmeyeceğimiz gibi emeğin istismarını da önleyelim.
Vee haykıralım dosta düşmana..

EMEK EN YÜCE DEĞERDİR..

Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

11 Ekim 2010 Pazartesi

Ask Tek Hecedir...


Ask dökülüyordu dudaklardan..

Henüz hayatlar grileşmemiş, duygular körelmemişken aşk bakıyordu gözler..

Henüz yaşamlarda kin egemen olmamış, insanlar sabahları birbirine 'günaydın' diyebiliyorken aşk işitirdi kulaklar..

Henüz Fikriye'nin çok yaralı yüreğine Kemal Pasa düşmemiş, Mevhibe'nin kalbi İsmet Paşa için atmazken aşk yaşanırdı..

Belki de Güzel Kasturba'nın aklında hiç yoktu Gandhi.. Ya da Eva Braun ile Adolf Hitler beraber yürüdükleri hayatlarını beraber sonlandırmaya karar verdiklerinde de yer yüzünde aşklar vardı..

Fidel Castro'ya Dalia Soto del Valle asık olduğunda yine dünyada sevdalar vardı. Ya da Pia şiiri hiç yazılmamış, İzmir Smyrna diye anılmaya bile başlamamışken aşkı yaşıyordu insanlar iliklerine kadar..

Deli Ferhat Divane Şirin’i tanımamıştı aşkın ilk yürekleri sızlattığında. Ateş bulunmamıştı belki ama ateş düşüyordu bir bakışla bile yüreklere.. Tarihin belki de ilk ask trajedisi Kabil, Habil'i katletmemiş, yasak elma dalından koparılmamıştı aşk var edildiğinde..

Gelecekte ne devrimci liderler gelecek.. Hepsi büyük izler bıraksa da ölecekler.. Binalar yapılacak ve çökecek.. Devletler kurulacak ve dağılacaklar.. Aşk kavramı hep var olacak ve tüm bu gelişmelere tanıklık edecek..

Yüreğimizi aşkla doldurmaktan başka bu dünya için daha yaşanılası bir strateji gelmiyor aklıma..

Aşk tek hecedir ama aşkı yasamak ömürler asırlar sürer.. Radyodan Aşk Yeniden şarkısını istiyorum tüm yasayanlar için.. Ve her bir nefesini aŞkla alan güzel aşıklar için..

Sevgiler,

Hacı Bektaş ÖNAL
http://www.hacibektasonal.blogspot.com/

14 Eylül 2010 Salı

Tarafindaliklarimiz

Hemen hemen her insanin kendi hayatindaki kritik donemecleri bilir misiniz? Ya da bazi donemlerde hayatinizi sorguladiginiz, tercihlerinizi sinadiginiz oluyor mu? Kendinizi, kendi hayatinizdan soyutlayip, izlemeye koyulur musunuz seyr-i hayatinizi?..

Yapmiyorsaniz da mutlaka yapin derim..

Yorgunluklarinizi, mutluluklarinizi, ugraslarinizi, farkindaliklarinizi, tarafindaliklarinizi... Herseyi... Size dair her olguyu, edinimi sorgulamanizi oneririm.

Kirmizi soluklu bir ihtiras gibi gelir tutkulari insana.. Bir cevirirsiniz ki yuzunuzu kendinize, bir caresizligin girbabinda buluverirsiniz geleceginizi. 'Gecmisinizin hakkini yemistir geleceginiz.' Oyle ya hep onun icin yasamadiniz mi!..

Yasadik.. Yasadiniz.. Yasadim.. Gelecege dair umutlarimiz giydirdi bize cok agir gelen sehir giyisilerimizi, kariyer beklentilerimizi..

Iste bu yuzden zaman zaman sorgulamak en iyisidir. Hic sorgulamazsaniz ileride bir bakmissiniz en ufak bir 'acaba' niz bir cokuntuye donusmus.. Sonra da mevki ugruna, ufak zaferler ugruna terk etmissiniz ideallerinizi ya da sizi siz yapan nedenlerinizi.. Bir Hasan Cemal olmussunuz, bir Yigit Bulut.. Orhan Pamuk olmussunuz ya da Can Dundar.. Ufak kaleler ugruna milyonlarin yuregini titreten kaleminizi satmis olursunuz koca bir hic ugruna..

Iste bu yuzdendir ki sik sik sorgulamaliyiz hayatimizi.. Silik, yitik ideallerimiz olmasin diye..

.....

Gelelim bendenize.. Bakiyorum tercihlerimin tamamina tutkuyla bagliyim.. Ve bakiyorum tutkuyla bagli oldugum tum tercihlerim bir cok insan tarafindan sevilmiyor, secilmiyor, desteklenmiyor..

Hos, insanlar benimsese belki de ben benimsemezdim tercihlerimi ya o da ayri.. Yine de insan tuhaf hissediyor..

En 'carsi' kokeninden Besiktasli'yim mesela. Ucuncu buyuk olmayi, uc buyukler icinde en az taraftara ve lobiye sahip olmayi goze alarak. Tutkuyla bagliyim siyaha beyaza ve olumle yasami ayiran cizginin siyahla beyazi ayiramamasina..

Hayat gorusum Kemalizm. Siki, tutkulu bir Kemalistim.. Gorusumu destekleyen partilerin tamaminin oylarini toplasaniz bir 'onlar' kadar yapmiyor..

Belki de bu satirlari yazmam icin gerekli halet-i ruhiyeme girmemi saglayan referandum da bile yine tercih edilmeyen taraftaydim. Yine ateslice savundum tarafindaligimi.. Tarafindaligim ki bir basarisizlik turkusu..

Hala daha kolay yoldan kazanmak yerine gunde 12-13 saat ve 7 gunun tamaminda calisarak hayatimi surdurmeye calisiyorum.. Kazanc kapilarini yasam gorusume gore daraltiyorum.. Bazilarini kapatiyorum.. Bazilari ise benim yuzume carpiliyor. Bense gulumsuyorum..

Bir dernege uye olmaktansa, demokratik kitle orgutculugunu bilen, basarili arkadaslarimla yeni bir yapi kurmaya calisiyorum.

Tom ve Jerry de Tom u desteklerdim.. Big mac menu yerine karniyarigi secerim ayrica.. Yuzuklerin Efendisi'nde Mordor'u tuttugumdan tavir alan arkadaslarim olmustu.. Sirinler de Uykucu Sirin idi tarafindaligim.. Agustos Bocegi ve Karinca oykusunde agustos bocekliginin atesli 'yasayicisi' oldum ve sarkilar soyledim yillarca..

Simdi donup bakiyorum da geride kalan 30 yila.. Tarafinda oldugum her ne varsa.. Hepsine.. Ayirim yapmaksizin hepsine cook kucuk yaslardan beri bagliyim. Hem de tutkuyla.. Hem de atesle..

Sonmeyen tek ocak benimki olana kadar dogrularimi savunmaya devam edecegim.. Ozlemle ve tutkuyla..

Ha bu arada oldugumde ayakkabim ayagimda olacagina simdiden iddaya girmek istiyorum var misiniz?

Sevgilerle,
Haci Bektas ONAL

http://www.hacibektasonal.blogspot.com

21 Haziran 2010 Pazartesi

Başlangıçlar ve Bitişler Üzerine

Baslangiclar..
Baslangiclarin kendine has bir tutkusunun oldugunu dusunuyorum. Kendine ait rituelleri, kendisine has bir agirligi vardir belkide.. Mutlu baslangiclari sevdiklerimizle derhal paylasiriz.. Bu bir ritueldir, bir alisilagelmisliktir. Paylasmak isteriz cunku bu coskuyu, bu mutlulugu insanlarin da hissetmesini saglamaya calisiriz.. Cosku, baslangiclarin ozunden geliyor ne de olsa..

Severiz baslamayi.. Adim atmaya dair bir kipirti olusuverir icimizde. Sonunu dusunmeden, icimizde olusan yigit bir hevesle davraniveririrz ve baslariz yeni sayfalara..

Kervan yolda duzulur ne de olsa.. Ayrintilari dusunmeden, sonu nasil olur bilemeden baslariz.. Hem de ne baslamaktir.. Duyuruveririz tum ademogluna.. Dugun olur alem-i cihani cagiririz.. Asker ugurlariz dostlarimiz basar kornaya.. Cocugumuz olur hayirli olsun ziyaretleri.. Yeni ev aliriz, sevdiklerimizin her birine oda oda gezdirirken buluruz her defasinda kendimizi.. Bunlarin hicbirisi de zul gelmez bize.. Mutlu hissederiz kendimizi..

Baslangiclarin kendine ait bir enerjisi vardir. Bu enerjiyi paylasiriz cevremizdekilerle.

Peki ya bitisler?
Ayriliklar, sonlar, olumler?
Hepsinin kasvetli huznu vardir ve biz bu huzunlu sarkiyi soyleriz her hareketimizle..

Evlilikte nisan, nikah, dugun rituelleri; bosanma ayinlerinde bir hakimin karsisinda, bu sefer gulmeyen ama vakur bakislarla cereyan eder. Evimizi satmak zorunda oldugumuzda kimse gelmez.. Olum ve hastalik ziyaretleri kisa olmalidir, genel yargi budur..

Zaten huzunlu bitisler de paylasilmaz cok fazla.. Pek fazla insan bilmez, kulaktan kulaga yayilir aslinda.

Aslinda dusunulmesi gereken bitislerin de baslangiclar kadar dogal oldugudur. Baslangiclar kadar tutkulu olmasa da bitislerin de icinde hayata dair sirlar ve dersler doludur. Olumlere uzulmek bu yuzden yersizdir. Olum hepimizi bekleyen sinsi bir arkadas degil midir? Dikkat edin biz oluye degil, bir daha onu goremeyecek olmamiza, onun bir daha hayatin bol sumbullu guzelliklerini yasayamayacak olmasina uzuluruz. Agidimiz zamansizligadir, nihai sona degil..

Bu yuzdendir sanirim bosaninca uzulmelerimiz.. Sevgi ya da aska degil aliskanliklarimiza, alismisliklarimiza huzunleniriz. 'Acabalar' hep bu noktada sikistirir beynimizi..

Uzun lafin kisasi, bitisler de baslangiclar kadar dogal bir sirkulasyondur; ve en az onun kadar bir ritueli hak eder.

Bu yazinin yazildigi saatlerde esinden bosanan yigit adama son bir siir Usta'dan gelsin:

"Cunku ayriliklar sevdaya dahil..."

Sevgilerle,

7 Mart 2010 Pazar

Farklılıklar Üstüne..

İyi bir insan mısınız?

Eveeet yanıtını söylemeseniz bile içinizden geçirdiğinize eminim.

Pek çoğumuz "iyi adam" sıfatını sıklıkla kullanırız 3. şahıslar için. "İyi bir insandır O." cümlesindeki "iyi" kelimesi ne kadar derindir, manidardır..



Neye "iyi" deriz? İyi olan şey bizi mutlu eden kişi ya da durum mudur yoksa evrensel (yazılı ya da yazısız) kurallara göre olumlu sonuca götüren kişi/durum mudur? Peki olumlu nedir?



Kızılderililer ile Anadolu halkının doğruları bir midir? (Hoş, Kızılderililerin bir Türk kavimi olduğunu idda edenlerin sayısı oldukça fazladır) Ruslar ile Nijeryalılar aynı durumlara benzer tepkiler gösteriyor mu? Irak ve Norveç vatandaşlarının kültürel açıdan benzer yanları var mıdır?



Bize göre ahlak kurallarıiçinde görülen bir kavram başka bir kültüre göre çağdışı olarak yorumlanabiliyor. Tartışmalar da, uzlaşı felsefesinden uzak olmamızın temelinde yatan nokta da bundan kaynaklanıyor.



Bizler yalnız ve yalnızlığının çözümü konusunda çaresiz olan yaratıklarız!..



Konuşma ve tartışma kültüründen ne ara bu kadar uzaklaştık bilemiyorum ama artık en ufak görüş farklılıklarının olduğu yerde düşünsel savaşa dönüşen kavgalar eksik olmuyor..



Bu yaşıma kadar, bir tartışmanın sonucunda tuttuğu takımı (ki en büyük Beşiktaş), benimsediği hayat görüşünü, desteklediği siyasi partiyi, en sevdiği rengi... değiştiren insanlar görmedim. Belki de benim cahilliğim..



Bizler birçok konuda çok az şey bilirken, bu kadar çok konuşabilecek ahmaklığa düşen eşsiz yaratıklarız. Bu özelliğimizle gurur duyabiliriz. A. Einstein'in güzel cümlesine atfımızı yapalım: "Yalnızca iki şey sonsuzdur: evren ve insanoğlunun ahmaklığı. Bu arada birincisinden o kadar da emin değilim."



Fanatizm, özellikle de bizim gibi gelişmekte olan (gelişmemiş, geri kalmış demeleri raconu bozduğundan bu yumuşatılmış sıfatı kullanıyoruz) ülkelerde ciddi bir sorun. Okeyde taş çaldı diye adam bıçaklayanlar mı aramazsınız, dizi karakteri ölünce cenaze namazı kılanlara mı, tuttuğu takımın yenilgisi sonucunda kamp yerini basıp sporculara tekme tokat girenler mi ararsınız. E maşallah bu örnekleri ne kadar çoğaltabileceğimizi düşünün!..



Artık biraz okuma zamanı, biraz bilme ve gelişme vaktimiz gelmedi mi? Son okuduğumuz kitap denildiğinde Cin Ali ya da Ayşegül serisi aklımıza gelmese artık? Ya da 1 kilo kömüre oyumuzu satmayacak kadar gelişsek? Hangi partiye neden oy attığımızı, hangi partilere neden oy atmadığımızı bilebilsek nasıl olur? Feminizm boyutuna kilometreler kala cinsiyetimizin haklarını, fanatizme de mesafeler kala taraflılıklarımızı savunabilsek?.. Uzlaşabilsek.. Yakınlaşabilsek..



Yalnızlık gömleğini üzerimizden çıkarabilsek..



Tek düzelikten kurtulup artık dünyaya kendi gözlüklerimizden değil de farklı kültürlerin bakış açısıyla bakalım derim.. Çok popüler bir kelime, bu yazıda eksik kalırsa çatlarım toplum olarak "empati" kuralım derim.. Anlamaya çalışalım derim.. Derim derim derim..



Standart, makineleşmiş insan tipinden çıkıp, tercih ettiklerimizden değil etmediklerimizin gözleriyle bakalım biraz da hayata. O an neyi gerektiriyorsa (kendimiz, geçmişimiz ya da toplumsal dogmalar tersini gösterse bile) onu yaşayalım.. Anı yaşayalım..



Son söz Erma Bombeck'ten gelsin.

"Anı yaşa.. Titanik gemisinde tatlı ikramını geri çeviren bütün o kadınları düşün."



Afiyet olsun Türkiyeeee :)


Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

Ruhlarımız çok geride kaldı..


Birçoğumuzun en büyük hayali ikinci sınıf ekonomi dergilerinde palazlanan "başarı öyküsünün öznesi" olmak değil.

Sedeften bir ambalaj içinde bizlere sunulan yaşamsal ödülün, "tek bir alana odaklanmış bir kariyer planı" olmadığını da kestirebiliyoruz nihayet..

Peki ya ne? Neden yaşıyoruz? Ne yapmak için geldik ya da gönderildik dünyaya? Keşfedebildik mi neden var olduğumuzu? Kişisel yazgımızın bize çizdiği yaşamda başarılı olmak için gösterdiğimiz çabalar; yaşamsal benliğimizin, ruhani varlık nedenimizin çok gerisinde kaldı. Ve bizler hayatı özümsemeden hep biryerlere yetişmek ister gibiyiz. İstediğimizden çok uzak; olmak zorunda olduğumuz yerler... Ve hep türdeş aceleciği yaşar dururuz..

Afrika'da kayıp bir kenti arayan arkeologlar şehre bir an önce ulaşmak için acele ederler. Eşyalarını yerliler taşımaktadır. Bir ara yerlilerin anlamsız yere durduklarını görürler. Aceleyle yanlarına giderler ve daha hızlı hareket etmelerini isterler. Yerliler cevap vermez ve oldukları yerde sessizce beklemeye devam ederler. Arkeologlardan biri liderlerin liderlerine neden beklediklerini sorar. Yerli: "Ruhlarımız geride kaldı" der. Bulutların Ötesinde filminden / Michalengelo Antonioni..

Bizler ruhlarımızın çok gerisinde kaldık. Ruhlarımız yaşamı özümsemek, her anını dolu dolu yaşamak, sevginin anlamını hissetmek için bekliyor. Oysa bizler hep biryerlere gecikmişçesine koşturuyoruz. Hayatı keşmekeş haline getirmek konusundaki başarımız tartışılmaz doğrusu..

Düşünsenize günlük devinim arasına kaç insan sıkıştırıyoruz. Kaç insan hayatımıza giriyor? Kaç insanla günlük sohbetlerimiz oluyor..Kaçı ile aynı güzergahtaki toplu ulaşım aracına bir an için biniyoruz.Ve tüm bu insanların kaçı aklımızda, belleğimizde, benliğimizde yer ediyor..

Elbette ki pek azı.. Oysa her insan özgün bir hikayedir. Ve her hikaye mutlaka dinlenmeye değer..
Dinleyelim..

Ortalama insan ömrünün 70 sene olduğunu varsayalım. (Cahit Sıtkı Tarancı'nın 35 e yolun yarısı derken mutlaka bildiği birşeyler olmalı) İnsanlara mutlak şekilde ihtiyacımızın olduğu ilk 5 ve son 5 yılı çıkarırsak kendi irademizle geçirdiğimiz 60 yıl var. Bilerek, isteyerek, kendimizi ve hayatımızı tanımak için sahip olduğumuz 60 yıl..

Peki neler yapıyoruz bu süre zarfında? Okuyoruz, çalışıyoruz, seviyoruz, leziz yemekler yiyoruz... Dostluklarımız, sevdalarımız, taraflılıklarımız oluyor. Peki hayatı gerçekten dolu dolu yaşayabiliyor muyuz?

Gerçek sevgiye, gerçek saygıya, gerçek mutluluğa ulaşabildik mi? Bu soruya kaçımız olumlu yanıt verebiliriz ki? Herşeyimiz "idareten" , herşeyimiz "olması gerektiği için".. Sevgiler sahte, tutkular yalan, dokunuşlar sahtekar.. Yediğimiz yemeği 10 dakikaya sıkıştırıyoruz. Dinlemiyoruz, sadece konuşma sırasının bize gelmesini bekliyoruz. Çoğu zaman beklemiyoruz bile. Sevgiler ve sevmeler çok yorgun artık.. Gülümsemeler içten değil artık sahte ve erotik..

"Hayata 17 ekran Philips monitörden ya da 76 ekran Sony TV ekranından bakıyoruz." A. Şerif İzgören / Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır. -kitabı mutlaka öneriyorum- Aldığımız her nefesin gerçek bir mucize olduğunu düşünebilen bir fikir yapısına sahip değiliz. Çevreyi sevmiyoruz, yok ediyoruz.. Hayvanları sevmiyoruz, yok ediyoruz.. Sevgileri sevmiyoruz, yok ediyoruz..

Ruhlarımız o kadar geride kaldı ki kaybettik onları..
Ruhsuz dolaşmaya alıştık işin kötüsü..

Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

Utopia


"Para savaşın can damarıdır." üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bu cümenin sahibi Thomas More 16. yüzyılda ölüm cezasına mahkum edilen çok önemli bir yazar/düşünür. Kendisi ve insanlık için en önemli eserlerinden bir tanesi Utopia'da (1516) yeryüzü cenneti ve toplumsal mutluluk örneği olan bir yönetsel yapıyı "alternatif" olarak sunuyor bizlere.. Mutlaka ama mutlaka öneriyorum..



Utopia aslında ortaçağ bağnazlığına karşı Hümanizm bayraktarlarından olan More'un bir tür başkaldırısıdır. Utopia'yı tam olarak anlamak için özellikle Platon'u bilmek ve insan olgusuna genel geçer dogmalarla değil bilimsel yaklaşmak gerekir. Bu yüzden Utopia'yı okurken Rönesans öncesi Avrupa toplumsal yapısını düşünmek gerekir kanısındayım.



Bu kitabı ve özellikle de More & Erasmus dostluğunu keyifle okudum. Çizdiği dünyanın uygulanabilirliğini ölçtüm.. Aslında kitabı okurken aklımdan bir saniye bile çıkarmadığım olgu "sorgu" oldu. Utopia'yı tanımaya başladığım ilk anlarda Kapitalist sistem ve bu sistemin dayattığı tüm kavramları sorgularken; bir süre sonra More'un fikrini ve dolayısıyla da şirin Utopia adasını sorgulamaya başladığımı farkettim.



Paranın zorunlu haller dışında kullanılmadığı, herkesin üretime eşit emek miktarı ile katıldığı, oluşan çıktıdan eşit miktarda faydlandığı, insan ihtirasının birer delili sayılabilecek borsanın, tahvillerin, hisse senetlerinin olmadığı bir dünya (kabaca sosyalizmin temeli demek yanlış olmaz sanırım) kulağa hoş gelse de, bir süre sonra bu "hoşluk" güncelliğini yitiriyor. Çünkü mekanizma tam da insan ihtirasının başladığı noktada çöküyor. İnsanın hırsını, ademoğlunun "bu benim" tutkusunu artık yemebileceğimizi düşünmüyorum. Artık insanlar, bana göre insanlık tarihinin en talihsiz buluşunu uzun zaman önce keşfetti: Çit!!



Toprağı çitleyip, bu toprağın üzerinde kendi isimlerinin yazılı olduğu kağıt parçaları ile kendilerine ait olduğunu belgelediler. Böylelikle artık tüm kötülüklerin, tüm savaşların, belki de kökeni insandan gelen tüm felaketlerin başlamasına neden oldular.


O tarihten sonradır ki "benim" deyip sahiplenmemiz gereken tüm olguları -dürüstlük gibi, sevgi gibi, ahlak gibi, itibar gibi- bir kenara itip, dünyevi kazanımların peşine düştük..



16. yüzyılda belki ama 21. yüzyılda artık Utopia nostaljik bir hayalden öteye gidemiyor.



Bizi biz yapan birçok ortak değeri kaybettik. Özellikle de "dayanışma" , "toplumsal birliktelik" kavramlarını. İlkokul ve lise yıllarımızda kimse kimsenin etnik kökenini , dinini, mezhebini bilmezdi, merak etmezdi. Coşkusunu çok net anımsarım, yerli malı haftaları kutlanırdı. Her gün neredeyse Kemal Sunal, Şener Şen filmleri olurdu televizyonlarda. Haber saatlerinde soytarılık değil haber izlerdik.. 10 Kasım'da Atamızı belki de 1938 hüznüyle anar, İstiklal marşımızı duyduğumuzda bir okulun yanından geçerken saygı duruşunda bulunurduk..



Küçüklüğümde anımsarım insanları da havası gibi güzel İzmirim'de belediye otobüsüne binen bir kişi dönüp tüm oturanlara günaydın demişti. Tanımasına, çıkar ilişkisi olmasına, itibar toplamaya çalışmasına gerek duymadan yapmıştı bunu. O dönemde bu medeniyetten gelirdi çünkü..



Şimdi yerli malımız kalmadı. İnsanlarla tanışırken ve yakınlık kuracağımız kişileri belirlerken önce etnik kökenini sorguluyoruz. Televizonlarda halkımızın beynini yıkayan, toplumsal direnç güdümüzü öldüren birçok dizi ve program var. (bunun kesinlikle devlet politikası olduğunu düşünüyorum) Yüksek hayat standardına kolayca ulaşmış hayatlar süslüyor gençlerimizin ideallerini.. "Bedava peynir sadece fare kapanında olur" mantığını kuramayacak kadar makineleştik..



10 Kasım'ın ve Atamız'ın ulusumuzca hassasiyeti zedelensin diye çabalar her geçen gün artıyor. 10 Kasım için hiç utanmadan "Hayvanları Koruma Günü" ilan edilsin diye teklif verebiliyor ampul kafalılar... Gençlerin zevkle okuduğu bir kişiye "Mustafa" filmi gibi tarihten intikam yapıtı yaptırılıyor. Ve hiçbirimiz bu gelişmelere ses çıkarmıyoruz artık..



Yaşanması çok zor bir dünya, bir ülke yarattık hep birlikte.. İntihar olayları artıyor, mutsuz insanlar artıyor ve kılımız kıpırdamıyor..



Beyin Utopia'larımıza tecavüz etmekten artık vazgeçebilmemiz umuduyla!..

Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

28 Şubat 2010 Pazar

Ve gece ilk kez bu kadar gülümsedi sabaha..

Dedi ki,
Her zaman varoluşun peşindeydim.. Her döndüğümde yönümü varlığın üstüne ,"bulamamanın" kasvetli şarkısını işittim durdum kulaklarımda..

Adını koyamadığı geceler bir haykırış mıydı yoksa sadece bir ufak sitem miydi bilinmez.. Tek bildiği, işittiği doygun ıslığın yüreğinde yansımasıydı batının akşamlarında..

Çile çekmedi, yok!.. Sadece "sorun" denen yaşanılası olgunun kendisini hiç yalnız bırakmamasınaydı yüzündeki çizgiler.. Her gözünde yaş belirdiğinde, her iki satır hatırşinas sözcükler döktürdüğünde sırdaş kağıda, içinde aynı cansıkıcı coşku belirirdi.. Bu coşkunun gerçek adı "kabulleniş"ti.

Hayatın ona verdiği tüm emirleri yerine getirmesine, ona dar gelen bu dar gömleği ısrarla üstünden düşürmemesine rağmen yaranamadığını hissediyordu hayata.. Hayata ki, bir öfke duyarlılığında gülümser dururdu tertemiz yüzüne.. Bu tutkunun gerçek adı "beklemek"ti.. Beklemek ve beklenileni koşulsuz özümsemek..

Güçsüz değildi, yok!.. Bedenini zor taşısa da incecik ayak bilekleri, taşıdığı sorunlara karşı dirençliydi. Koca bir hayat almıştı üstüne.. Birkaç hayatın ağır sorumluluğunu tek bir bedene sığdıran yağız bedeninin daha fazla "saat akışkanlığında" sorunsuz gitmeyeceğini kendisi de biliyordu..

Dedi ki,
Varoluşun peşine olmanın durağanlığından sıyrılmanın vakti geldi. Saat sorgulamayı gösteriyordu. Saatin tiktaklarından boşa geçeni zarar kabul ediyordu artık.. Ve sorgulama başlıyordu.. Dolu olmayan herşeyi kurşuna dizecekti artık yaşamında..

Eski dost "tutku" ile başlamak istedi. Çok istenene, çok arzulanana bu sıfatı yakıştırırdı yakıştırmasına ama birşeyler eksik kalıyordu artık.. Ulvi hissiyatlardan çok yosma serüvenlere de tutku denildiğinden midir nedir tanımını değiştirdi. Tutku, yaşamı özümsemekten haz almaktı artık. Benci idi ama bencil değildi yeni tanımdaki role bürünmüş tutku..

Çok bunalmış değildi, yok!.. Aksine, kendini güçlü ve karabasanların konağı içini ilk kez bu kadar ferahlamış hissediyordu. Aldığı bu nefes, belki de hayatındaki en değerli olanıydı..

Çevresine baktı. Sadece duvarda varolması için orada olan tablodaki küçük çocuğun şaheser gülümsemesini ilk kez farkedebiliyordu. Bu farkedişten, hatta bu uyanıştan bazı bazı utanç duysa da hayatı bir yerinden yakalamış olmak gurur verdi -vakur- ruhuna..

Bir güleryüzün yapıcılığıyla başlama kararını aldı sabahlar için. O gülümsemeyi hiç kaybetmemeyi istedi. Çok iyimser bir istek miydi bilinmez ama yine de bunu hedefliyor olabilmek de başlı başına bir hamleydi..

Bu hamlenin gücüyle yumdu gözlerini..
Gördüğü rüyanın adı ilk kez mutluluktu..
Ve gece ilk kez bu kadar gülümsedi sabaha..

17 Şubat 2010 Çarşamba

Vatan ilk aşkımızdı...

Vatan nedir diye sordu "yetkili" bize..

Sorgusu karsiliginda istedigi yanit kitapta yazan sozluk tanimi.

Dusundum sonra bu sorunun "gercek" yaniti ne diye.. Nedir sizce vatan?

Bazi kavramlari derinlemesine yasariz. Hayatimizin olmazsa olmaz rituelleri haline gelmistir coktan. Ama durup dururken size biri caaat diye tanim sordugunda durursunuz.. Tikanirsiniz.. Aklinizda kelimeler dans ederler ancak bu tutkulu dansin sonucunda dilinizden cumleler dokulmez.. Ask nedir? Tanimi ne sizce? Sevginin sozluk tanimini yapabilir misiniz? Onur nedir? Iste vatan sorusu da boyle bir soruydu.. Nedir sizce vatan?

Ertesi gunu bir olay karsisinda aklimda kelimeler, gozumde yaslar birikti vatan namina.. Bir asker egitim geregi camurda kosuyordu. Yere dustu ve her tarafi camur oldu. Kalktiginda ilk tufegini sildi asker..

Yuzu camurlu, elleri camurlu, ustu basi camurlu.. O ise ne yuzunu, ne ellerini ne de ustunu sildi.. O sogukta silahiydi ilk aklina gelen.. Vatan orda tufekti iste.. Kamuya ait bir kurumda bosa akan cesme suyunu kapatmaktir vatan.. Vergisini vermektir son kurusuna kadar.. Ogrencilere yardim etmektir.. Anneye babaya saygidir..

Ogretmendir bir siniftaki.. Izmir'de Kemeraltinda, Istanbul'da Taksim'de, Ankara'da Kizilay'da dolasan insanlarimizdir vatan.. Sirnakta asker, kentte hakim, koyde doktordur vatan.. Yani bizim ortak noktalarimizdir vatan.. Insanlar kumesini "biz" yapan duygudur..

Ortak dilimizdir, ortak degerlerimizdir vatan.. Kumasi kandan, ortusu sandan, oykusu sevdadan gelen bayragimizdir vatan.. Vatan durustlugumuzdur.. Vatan durust insanlarin da en az durust olmayanlar kadar guclu oldugu bir ulkedir.. Daha bircok kelime, bircok obek dokuluyor beynimden.. "Yetkili" nin sorusuna hala net yanit verebiliyor muyum? Hayir.. A

ma sanirim vatan da tek birsey degil.

Aklimiza gelen kavramlarin tamamidir vatan..