bektas

bektas

30 Ekim 2008 Perşembe

Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği


29 Ekim’de Can Dündar’ın “Mustafa” filmini izlerken içimde garip duygular oluştu. Film başlamadan önce içimdeki umut ve tutkuyu yansıtan yüzümde oluşan gülümseme giderek büyük bir öfkeye dönüştü. İster istemez bazı komplo teorileri ile beyinsel mücadele içerisine girdim.
Ve düşündüm…


Atatürk’ü içinize sindiremiyorsanız, Cumhuriyet Devrimlerinin içini boşaltmak ve saltanat ya da hilafeti ülkemizde egemen kılmak istiyorsanız düşüncelerinizi hayata geçirmenin iki yolu var.
Ya bunu açıkça söyleyeceksiniz, her yerde her ortamda fikrinizi açıkça ifade etmekten korkmayacaksınız.


Ya da Atatürkçü olarak gözükeceksiniz. Atatürkçü, çağdaş olduğunuzu her fırsatta yineleyeceksiniz ancak içten içe Mustafa Kemal devrimlerine olan nefretiniz büyüyecek ve bir yerde artık “takıyye” yapamaz hale gelecek. Ve icraatınız her neyse o alanda bu kini dışa vuracaksınız. Politika arenasında bu nefretin dışa vurumunu defalarca görmekteyiz. Belki her yeni gün yeni bir “karşı-devrim” olayını dayatıyor.

Bir film çekeceksiniz. Bu filmde Mustafa Kemal’i bir diktatör, kadınlara ve içkiye zaafı olan adam, komünist, din düşmanı göstereceksiniz. Son yıllarında ölümü bekleyen bir yalnız, ölüme birlikte meydan okuduğu en yakın arkadaşlarını kişisel ihtirasları yüzünden gözünü kırpmadan cezalandıran, bir anda can yoldaşı İsmet Paşa’yı görevden alan, çelişkilerden oluşan bir kişi olarak tanımladığınız bir lideri resmederken saygı ve sevgi duyguları ile en basit tanımlama ile öfke ile yola çıktığınızı düşünmek elbette ki çok olağan.

Belgelerinizin varlığından ya da gerçekliğinden birçok insan şüphe edecektir. Bu konuda bakalım süre içerisinde nasıl yanıtlar vereceksiniz ben şimdiden merak ediyorum.

Mustafa Kemal gibi, Cumhuriyetimiz gibi, Vatan gibi, siyasi görüşü, duruşu ne olursa olsun tüm vatandaşlarımızın aynı anda kalbi çarpan kavramların içinin boşaltılma isteğini sizi bilmem ama ben hiç samimi bulmuyorum. Bu kavramlarla uğraşıp çok para kazanan ve hatta Nobel ödülüne layık olan sanatçılarımızı biliyoruz. Can Dündar’ın alacak olduğu uluslar arası ödüllerden dolayı şimdiden tebrik ediyorum.

Not: Makalenin konu başlığı: “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabının yazarı olan Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülüşünün yıl dönümünü 21 Ekim’de andık. Tam da kitabının daha çok anlamlandığı bu günlerde birkez daha okumamızı öneririm.

Tutkuyla,

H.Bektaş ÖNAL

20 Temmuz 2008 Pazar

BİR KONGRE, SLOGANLARI ve DEMOKRASİMİZ HAKKINDA

DTP 2. Büyük Olağan Kongresi geçtiğimiz haftasonu düzenlendi. Burada bazı kareler ve bazı noktalar oldukça dikkat çekiciydi.

Kongre esnasında atılan “Biji Apo” sloganları bu partinin ve uzantısı olduğu diğer partilerin daha önceki etkinliklerinde sürekli kullanılır olduğunu biliyoruz. Bu sloganları atan kişilerin çok fazla Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü savunmadıkları ve onbinlerce Türk, Kürt, Ermeni, Laz.. kökeni ne olursa olsun vatandaşımızın şehit edilmesinin en büyük sorumlusu olan abdullah öcalana sempati duydukları çok açık.

Ancak bu haftasonu bu slogan dışında ayrıca “Sayın Öcalan” sloganı da atıldı. Şimdi bu sloganın üstünde biraz durmak lazım. Şimdi buradai bu sloganı atmalarından dolayı kimse kongre katılımcılarına en ufak bir sıfatlandırmada, en ufak bir imada ya da eleştiride bulunamaz. Çünkü hepimizin bildiği gibi bu “sayın öcalan” tümcesini ilk olarak sayın başbakanımız söylemiş, oldukça tepki çekmişti.

Şimdi bu kişiler, kongreyi dolduran kalabalık askerlerimiz hakkında “kelle” derse, yine kaynak olarak başbakanımız ortaya çıkacağından yine hiçbir eleştiride bulunamayacağız.

Bu kongrede olsun diğer tüm görüş ve konuşmalarında olsun sürekli DTP’li kurmayların “demokrasi” şiarını ağızlarından düşürmediklerini görüyoruz. Bu ülkede demokrasi olmadığını idda eden tek kesim DTP’liler değil. İrticai örgütler de yine benzer bir sloganla ortaya çıkıp, demokratik hakları elinden alınıyor diye feryat ediyorlar.

Anti-demokratik olduğunu idda ettikleri bir yerde, en az 30 kişi bu ülkenin cumhuriyet savcılarından sabıka kaydı alacak, bu ülkenin muhtarlıklarına gidecek ve evraklarını tamamlayacak ve bu ülkenin iç işleri bakanlığına dilekçe vererek partilerini kuracaklar, sonra milletvekili çıkaracaklar, parlamentoda temsil edilecekler, sonra ikinci olağan kongrelerinde de o ülkenin toprak bütünlüğüne kast etmiş bir suçlu lehine slogan atacaklar ve kongre başlangıcında istiklal marşı okumayı reddedecekler... Sonra da burada demokratik haklarınız elinizden alınıyor diye yaygara koparacaklar.

Hep söylediğimiz gibi, bu ülkenin sınırlarına düşmanlar kast ettiklerinde dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm halkımız birlikte savaştık, Mustafa Kemal’i önder bildik kendimize. Şimdi de tüm bu değerleri ortadan kaldırmaya yönelik tüm bileşenler sivil toplum örgütleri –başka hiçbir ülkede olmadığı kadar-demokrasi hayatımızda yer alabiliyor, sonra da çıkmış özerklikten, demokratik haklarınızı alamadıklarından bahsediyor. Aşk olsun size.

Geçenlerde bir TV programına katılan genç arkadaşlarımız da burada demokratik haklarını elde edemediklerini, Humeyni yönetimini Atatürk yönetimine tercih ettiklerini vurgulamışlardı.

İlahi çocuklar..

Humeyni yönetiminde zaten her fikri özgürce savunan insanlar var, ülke tam bir filozof cenneti haline gelmiş, mevcut yönetimi eleştirebiliyorsunuz, istediğiniz giyim tarzını tercih edebiliyorsunuz, günahı boynunuza istediğiniz kadar alkol alabiliyorsunuz da Türkiye Cumhuriyeti’nin köhne, çağdışı yapısını eleştiriyorsunuz.

Demokrasi adına tüm demokrasi karşıtları ortaya çıktılar. Yönetsel anlamda ilk fırsatı ele geçirdiklerinde ilk ortadan kaldıracakları şey yine demokrasi olsa da şimdilik "Demokritos'un etekleri altına" gizleniyorlar.

Halkımızın demokrasimize sahip çıkmasını ve İsmet paşa’nın da söylediği kadar en az Cumhuriyet karşıtları, ikinci cumhuriyetçiler kadar güçlü ve örgütlü olma zorunluluğu vardır.

Bu arada Ergenekon konusu da gündemde. Bu konuda ayrıca bir yazı ile fikirlerimi sizlerle paylaşacağım. Ancak şimdilik Atatürk’ün en sevdiği şarkıyı sizlere armağan etmekle yazımı bitirmek istiyorum: “Bülbülüm altın kafeste…”

Tutkuyla,

20 Mayıs 2008 Salı

Dünyanın En Tuhaf Mahluku


50 küsur yıl önce vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet’in o güzelim şiirinde dediği gibi, “Dünyanın en tuhaf mahlukuyuz”

Çağdaş insan yeri geldiğinde tepki göstermesini bilen insandır. Uygarlıktan az da olsa nasibini almış yönetim de, bu tepkilerin dile gelmesine olanak sağlayan ve daha iyisini gerçekleştirmek için bunlardan yararlanmayı, dersler çıkarmayı bilen bir yönetimdir.

Siyasal, ekonomik ve kültürel havayı kirlettik. Bir çamur deryasındayız sanki.. Çırpındıkça kirleniyoruz.. Yaşamın her alanına sıçrıyor çamur.. İşin kötüsü bu çirkinliklerle savaşmak yolunda bir eleştiri, bir tepki geleneğimiz de yok… Yani; “Dünyanın en tuhaf mahlukuyuz.. “Akrep gibisin kardeşim. Korkak bir karanlık içindesin. Serçe gibisin kardeşim. Serçenin telaşı içindesin…” İnsani değerler hızla yok oluyor. Medyanın oluşturduğu çarpık değerler, genel bir değer yargısı oluşturarak, insani olan her şeyi tuz buz eden bir tür bombardımana dönüşüyor. Koşullandırılıyoruz.. Her gün biraz daha yabancılaşıyoruz. Kendinden ve dünyasından kaçan vurdumduymaz yığınlara dönüşüyoruz.. “midye gibisin kardeşim. Midye gibi kapalı, rahat.. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi… Korkunçsun kardeşim.. Bir değil, beş değil milyonlarcasın maalesef…” Duymasını, söylemesini, düşünmesini, sevmesini bilmeyen tek-tip “mahluklar” olduk sanki. İlişkilerimizde dürüst değiliz. Onur, erdem, etik gibi kavramları sildik sözlüklerimizden.. Para tutkusundan yeni putlar yaptık kendimize, insan olmanın zenginliğini algılayamaz olduk. Bize sunulan basmakalıp değerleri sorgulamadan hemen kabulleniyoruz. “Sürü” nün dayanılmaz çekiciline kapılıyoruz. “Koyun gibisin kardeşim.. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin.. Ve adeta mağrur koşarsın salhaneye.. hani şu derya içinde olup, deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf…” Kendini “sürü” den ayırıp, farklı sesler çıkarmaya çalışanlara ağır bedeller ödetiyoruz. Farklı düşünceleri çarmıha geriyoruz, sürgünlere gönderiyoruz, zindanlara tıkıyoruz, katlediyoruz, kazanmaya çalışmıyoruz onları..,. Çığlık devam ediyor.. İnsanlık kan kaybediyor.. Hamasi söylemler, yalan ve talan devam ediyor.. Ve biz bütün bu oyunların birer figüranıyız. “Dünyanın en tuhaf mahlukuyuz” “… ve bu dünyada bu zulüm senin sayende.. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek… Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak… Kabahatim senin – söylemeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim…”
İnsanlık tarihine yön veren en büyük lider Mustafa Kemal bizim toplumumuzdan çıkmış olmasına rağmen, bu topraklar mucizenin destana dönüşmesine tanıklık etmişse bile yine de çabuk unuttuk çekilen acıları. Biz de boş zaman tacirliğine kaptırıverdik gelecekle ilgili hayallerimizi.. Bir uykudayız ki uyanmak bilmiyoruz.

Yine de “Dünyanın en tuhaf mahluklarından biri” olarak, yine de ve ille de umutluyum..

Tutkuyla,

Hacı Bektaş ÖNAL

Bodrum'dan Geçen Tanklar


Daha neler duyacağız bakalım?
Efendim, İktidar Partisinin Genel Başkan Yardımcısı Ana muhalefet Partisi Grup Başkan Vekili için "Yanlış seksüel tercih içindeymiş gibi konuşuyor" diyor. Elbette denmesi lazım. Zira ülkemizde ne bir puan enflasyon var, ne bir tane işsiz.. Herkes mutlu. Laila, reina şubeleri Şırnak ve Hakkari'de açılıyor. Bizim yetkililerimiz de "tarz polemiği" ne giriyor.
Komik bir ülke olduk. Sağlık Bakanı "Kuş Gribi" tehlikesi var diyen doktorları işgüzarlıkla suçluyor. Birkaç gün sonra birkaç kişi ölüyor ve ülkede yer yerinden oynuyor. Bir tek sayın bakan yerinden oynamıyor.
Hızlı tren konuluyor. 18 yaşındaki gence sorsanız,. “Biz trenleri hızlandıracağız” deseniz, “Nelere dikkat etmeliyiz?” diye sorsanız; önce trenler kaldırır mı der, sonra raylar bu durumu engeller mi diye endişelenir. Bizde gürültü patırtıyla hiçbir şey düşünülmeden tren hızlandırılıyor. Binlerce kişi ölüyor. Sadece tren görevlileri görevinden alınıyor, Ulaştırma Bakanı yerli yerinde. Sapasağlam..
Maşallah... Peh peh..
Turizm Bakanımız sağolsun vatandaşın yüzünü güldürüyor.. Yapılan hizmetlerle değil, yaptığı gaflarla. Ee uyku sersemliği var tabi doğasında. En son da Hacı Bektaş-ı Veli anma etkinliklerinde Hacı Bayram Veli diyor. Ha bu laf gafları elbette komik geliyor da de ekonomimizin bel kemiği turizmin ölme noktasına gelmesi gafı pek kimseyi güldürmüyor..
Malatya'da çocuklara işkence yapılıyor, Türkiye'de yer yerinden oynuyor. Aileden sorumlu devlet bakanı Avrupa'da. Geliyor Türkiye'ye çocuklardan alıyor birini kucağına, peh peh. Sorunlar çözülüyor. Hiçbir yuvada şiddet kalmayacağa benziyor. Bakan çocuğu kucağa aldı ya..
Her türlü sivil toplum kuruluşunun kongresine iktidar dolu müdahalelerde bulunuluyor. Türkiye Sakatlar Konfedarasyonundan Futbol Federasyonuna, sendikalardan derneklere kadar mazallah demokrasi dışında her şey var. Seferoğulları liderini belirlemek istese ailecek, birkaç bakanın ya da direk başbakanın parmağı olacak sanırım.
Sonuç ne? Sonuçta hiçbir şey değişmiyor. Hiçbir sorun düzelmiyor. Ülkemizin onurundan 6 sıfır atıldı. Ulusalcılık aslında eski bir hikaye gibi anlatılır oldu. Anka kuşu gibi, Babil’in asma bahçeleri gibi geçmişte var mıydı yoksa hiç mi olmamıştı bilmediğimiz bir kavram:
Vatanseverlik.
Ya bu ülke ne ara böyle oldu? İnsanlarımız ne oldu da bu kadar vurdumduymaz?
Yok yok! Sıcaklar yapıyor tüm bunları.. Ah Kaya ile Hülya ayrılmasaydı Askerlerimizin başına çuval geçirilir miydi? Gülben Ergen hamile amcası, teyzesi pek çıkamıyor televizyon karşısına.
Sanırım bu yüzden Mersin'de bayrağımız yakıldı.. Sendikalar ile hükümet arasındaki görüşmeler en büyük oryantal bizim oryantal yarışmasının sonucu bekleniyor diye askıya alınmış da olabilir..
O kadar diyorum. 10 Kasımları Türkbükünde analım diye.. Bodrum'da tanklar geçsin Cumhuriyet Bayramlarında?
En kalbi muhabbetlerimle...
H.Bektaş ÖNAL | 20.05.2008

DSP Bornova İlçe Kongresi Konuşma Metni

Sayın Divan,
Sayın Parti Meclisi Üyelerim
Sayın İl Başkanım, İl Yöneticilerim
Belediye Başkanlarım, İlçe Başkanlarım, İlçe Yöneticilerim
İlçe Temsilcilerim, Yönetim Kurulu Üyelerim
Siyasi Parti Temsilcilerim, Sayın Muhtarlarım, Parti Üyelerim
Sayın Misafirlerim, Seçim Kurulunun değerli üyeleri,
Değerli Basın Emekçilerim
Sayın Konuklar

Sayın ilçe Başkanımızdan, ilçe örgütümüzün faaliyet raporunu dinledik. Gerçekten heyecan verici bazı çalışmalar yapıldığına sevinerek vakıf olduk. Bu çalışmaları arttırarak, büyük bir enerji ile icra etmeye devam etmeliyiz, edeceğiz..

21 Şubat 2007 ‘de Demokratik Sol Parti Üyesi oldum. Bu zaman zarfında il ve ilçe yönetimlerimizin heyecanlı çalışmalarına tanık oldum. Demokratik Sol Parti’yi, diğer partilerden ayıran bazı temel özelliklere dikkat ettiğimi belirtmeliyim. Şimdi bu noktaları açmak istiyorum.

Anketlere göre, Siyaset, siyasiler, siyaset kurumları ülkemizde en az güvenilen, en az sevilen kurumlardır. Elbette bu kendiliğinden oluşmuş bir yargı değildir. Ancak demokratik sol partide günümüzün içi boş siyasi entrikaların, uzun süredir sildiği bir duyguyu fark ettim: Sevgiyi.. Birbirini seven, birbirine güvenen, birbirine saygı duyan bu romantik siyasilerin bazı emekçileri ile bir aydır çalışıyoruz. Gerçekten il ve ilçelerimizdeki bu insanlarla çalıştığım için onur duyuyorum.

Evet arkadaşlar, hepiniz en az benim kadar biliyorsunuz ki, demokratik sol parti böyle bir yer. Zaten, Metropol İlçe kongrelerinde sevgiden ve romantizmden bahsedebileceğiniz bir partiyi de Ecevit’ten başkası kurmuş olamaz.. Şimdi fazla dramatikleşen bu konuşmayı belki de içinizden biri kesmek isteyebilir ve diğer siyasi partilerin kongrelerinden alışık olduğumuz şekilde uzaktan bir sandalye tarafıma fırlatılabilir. Yok yok yapmazsınız biliyorum, sizler de romantiksiniz. Sizler de demokratik sol partilisiniz..

Değerli arkadaşlarım.. Demokratik sol partimizin genel başkanı ile, ona tavandan tabana demokratik; tabandan tavana hiyerarşik bir bağla bağlı olan, tüm örgütümüz gönüldaşlarının kuşkusuz en büyük sevdaları Türkiye cumhuriyetidir. Şimdilerde ise görmekten mutluluk duyuyorum ki bu romantik kadrolar ciddi politikalar üretiyor, parti programı, seçim bildirgeleri gibi stratejik kararları bile toplumun ilgili kesimleri ile paylaşıyor, halkımızın katkılarını alıyor, genel merkezimizden ülkemizin en ücra köşelerine kadar örgütleniliyor, güçleniliyor ve seçim politikları ve söylemleri belirleniyor. Ülkemizin hemen hemen her köşesi genel başkanımız ve genel merkez yöneticilerimiz tarafından geziliyor, halk ile iç içe olunuyor, örgütlere destek ve moral veriliyor. Tüm bunları yaparken yerel ve ulusal medyanın özellikle bizleri haber yapmamasına karşı yiğit duruş sergileyip, ödünsüz politikalar geliştirmeye devam ediliyor. Tüm medyanın DSP’yi içi boş gösterme, halka umut olamaz lansesine karşılık, örgütlerini dimdik ayakta tutuyor, onlara güç veriyor, umut veriyor, ışık veriyor. Sadece “seçimi nasıl kazanırızın” hesapları yapılmıyor, seçimden sonra güzel ülkemizi nasıl daha iyi yönetebiliriz, nasıl gayrı safi milli hasılamızı arttırabilir ve bu artışla birlikte adaletli gelir dağılımını sağlayabiliriz, nasıl ülkemizi imf ve dünya bankasının sömürüsünden kurtarabiliriz kısacası bir kalkınma modelinin planları yapılıyor. Şunu coşkuyla söylemeyebiliriz ki demokratik sol partinin büyük yürüyüşü, ecevitin sessiz devrimi başlamıştır. Ben bu yürüyüşe inanıyorum arkadaşlar, sizler de inanın,, İnanın..

Siz ki ülkemizin geleceğinin kahramanları.. 1 küsürlere kadar düşen oy potansiyelinden sonra partisini, dürüst ve kişilikli siyaset etiğini terk etmemiş; ülkesine ve partisine sahip çıkmış. 2007 seçimlerinde ülkemizin çağdaş yapısına aykırı düşünen, bu konuda planlar yapan kişileri sandığa gömecek sizler..

İnanın dostlarım.. şimdi hepimiz rozetlerimizi takacağız, hepimiz bayraklarımızın daha çok, daha yukarı, daha coşkuyla, arzuyla kaldıracağız, hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmayacağız.. ne diyor nazım:

Daha gün o gün değil..
Derlenip dürülmesin bayraklar..
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır..
Bu kavga faşizme karşı, bu kavga irticaya karşı, bu kavga gericiliğe karşı..
Bu kavga yolsuzluğa, hırsızlığa, talana dolana karşı
Bu kavga vatan hainliğine karşı
Bu kavga hürriyet kavgasıdır..

Değerli dostlar, gençlik gerçekten ülkemizde son derece önemli bir kesim. Gençlik kollarımız önemli çalışmalara imza atmak için çalışıyor.. Tam karşımda gördüğünüz pankartlarda tüm çağdaş, ilerici, Atatürkçü gençliğin duygularına tercüman edilmiş söylemler yer almaktadır. Gençlik partimiz için son derece önemli bir konuma sahiptir. Salonumuzda bulunan genç arkadaşlarımızı partimiz gençlik kollarına destek vermeye, bizlere yoldaşlık etmeye davet ediyorum.

Ne yazık ki ülkemizde partimizin aksine gençlik hor görülmekte, işsizlik gün geçtikçe artmakta, okuyan gençlerin barınma ve harç gibi sorunları belirginleştirmekte, engelli genç arkadaşlarımızın toplumsal sorunları giderek tırmanmakta, kısacası gençlik 2. sınıfa itilmektedir.

Sorumluluk vermeyi asla düşünmez sorumluluk vermesi gereken sorumsuz kişiler.. bilir ki o bol getirili koltuklar gençliğin güçlenmesi ile tehlikeye girecektir. Açın gençliğin önünü.. Yökten, üniversitelerden, liselerden, kirli ellerinizi çekin.. yoksa örgütlenen gençlik çektirmesini bilecektir..

buradan bazı yetkililere seslenmek istiyorum.. 23 nisanlarda çocuklar 1 günlüğüne de olsa bazı üst makamlara oturtulurlar. Bu bir gelenek hale gelmiştir. Bu 19 mayısta gençleri 1 günlüğüne başbakanlığa, bakanlıklara oturtun. Bakın bakalım yolsuzluk oluyor mu.. dolan oluyor mu.. yağma, talan oluyor mu!! Rüşvet oluyor mu..

Atatürk’ün kemikleri bir gün olsun rahat nasıl ediyor! Nasıl ülkemiz bir ohh çekiyor..

Sizleri gençliğimin olanca ateşi ve Kemalizm’e olan tutkulu bağlılığımla saygılarımla selamlarım..

Hacı Bektaş ÖNAL

Solda Özeleştiri


(20.05.2008 tarihli yazım.)

Bir seçim bitti ve kimsenin tahminleri içinde bulunmayan bir sonuç, daha gece yarısı olmadan bizlere merhaba dedi. Ve ağzı bir karış açık bu sonucu izleyen insanlar bile, yarım saat içinde şoku atlatıp “ben zaten böyle olacağını biliyordum” demeye başladı…

Kısa süre sonra eleştiriler gelmeye başladı.. En büyük eleştiri halka geldi. Öyle ya, o miting meydanlarını dolduran milyonlar neredeydi? Bu insanlar “birleşin, birleşin” diye bağırmış, iki sosyal demokrat parti birleşmişti. Ama o meydandaki insanlar kadar oy alınamadı. Halk dışında ne eleştirilebilirdi ki bu durumda? Bütün oklar halka gitti. Sol, bu aşamada özeleştiri yapmadı…

Sonra eleştrilerden, asker nasibini aldı. Ülkemizin rejiminin tek ve güçlü savunucusu Türk Silahlı Kuvvetleri değilmiş gibi, savları, yaptığı açıklamalar ile Genel Kurmay ortamı germiş ve AKP güç kazanmıştı.. 27 Haziran’da bunun hesabını size sorarız diyenlerin sesi, şimdi çok daha gür çıkıyordu. 22 Temmuz’un e yaralı çıkan kesimi kesinlikle Türk Silahlı Kuvvetler olmasına rağmen, Sol, bir kez daha özeleştiri yapmadı..

“AKP yandaşları sürekli kadrolaştı, seçim çalışmalarında kömür, erzak dağıttı bu yüzden seçimi kazandı.” dediler sonra da.. AKP kadrolarının, kadın ve gençlik kollarının yapmış oldukları çalışmalar hiç dillenmedi bile. Sol, özeleştiri yapmadı, yapamadı. Kendi parti kadrolarına dönüp eksik bir nokta var mı acaba demedi. AKP’lilerin kapı kapı dolaşıp her kişiyi ciddiye alıp, her oyu önemsemesini sol anlayamadı. Örneğin İzmir’de miting yapılmadı. İzmir sosyal demokrasinin kalesiydi ya, düşmezdi ya neden miting yapılsın ki? İzmir’de sadece 2 milletvekili farkının olduğunu görünce bile, yaklaşan yerel seçimlerdeki hezimet kokusu buram buram duyulurken bile sol özeleştirisini yapmadı..

Sol, proje üreten, ürettiği projeyi halkla paylaşan bir yapı yerine, “oltaya geldi” ve ağız dalaşına girdi bu işin erbapları ile…

Basını suçladı sol… Kamuoyu araştırmalarını suçladı. (Ne acıdır ki, bu araştırmaların en acımasızı gerçek çıktı..) Amerikan emperyalizmini ve küresel güçleri suçladı. Evet, tüm bu kavramlar mutlaka etki ettiler seçim sonuçlarına. Ancak, solun hezimetinin tek nedeni bu dış kumanda değildi kuşkusuz.. Sol hiç özeleştiri yapmadı..


Kemalizm’in 6 ilkesinden biri devrimcilik. Bu devrimcilik kavramından ne anlıyorsunuz? Herkesin aklına değişik şeyler gelebilir ama ben, “ülkemizin yönetsel ilkelerini, çağın gereklerine uydurulması için sürekli geliştirmek, böylelikle, çağı ve ileri medeniyetler seviyesini yakalamak ve aşmak” olarak ifade ediyorum. Peki uç ve merkez sol, 30 yıl önceki sloganları kullanmak dışında hangi bilimsel çalışmaya imza attı? Gençlikle, kadınla, toplumla, sağlıkla, sosyal güvence ile, hukuk ve eğitim sistemleri ile ilgili hangi büyük projeyi önerdi? Didişme dışında neleri ortaya koydu?

Şimdi şapkayı öne almanın zamanıdır efendiler… Rejim tehditine sırtınızı dayayıp, hiçbir çalışma yapmadan seçimlere girmek; size oy atmayan vatandaşı eleştirmek yerine ben nerelerde yanlış yapıyorum özeleştirisini cesaretle yapmamak Atatürk’ün kemiklerini sızlatan en büyük eylemlerdir… Evrensel gönüldaşlarından kopuk hale solu getirmenize ne hakkınız var? Tamamen batıdaki şehir merkezlerinin oy verdiği, varoşlarda ve doğuda asla olamayan bir parti haline Atatürk’ün kurmuş olduğu partiyi getirmenize hakkınız olabilir mi? Özünü Kuvva-yı Milliye’den alan CHP’yi günümüzde Hizip ve parti içi çekişmelerin egemen olduğu bağnaz bir yapıya getirmenin kime ne faydası var?

En kısa sürede umudu olsun olmasın tüm Atatürkçüler, dersleri, işi-gücü, ailesi, özel hayatı, televizyon dizileri, dinlence zamanı demeden taşın altına elini koymalı ve aktif siyasete atılmalıdır. Siyaset kurumu pislenmişse, bunda en büyük kabahat, üreten, ülkesini seven kişilerin politik mekanizmadan kendisini soyutlamasıdır. Sol partiler en kısa sürede bir zirve düzenlemeli, solun günümüz şartlarına uygun söylemlerini ve politikalarını birlikte çıkarmalıdır. Ve tüm bunlardan önce Baykal dönemi artık tamamen ve açılmamak üzere, ve bir zahmet en kısa sürede bitmelidir.

En kalbi muhabbetlerimle...

H.Bektaş ÖNAL

Yiyin Efendiler Yiyin!

Yiyin efendiler yiyin, bu han-i iştiha (neşe) sizin,Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin! İlahi Tevfik Fikret… Nereden geldiyse aklıma geçen gün ünlü şair geldi. İnternette yolsuzluk iddiaları ile ilgili bir dosyayı incelerken “Han-ı Yağma” isimli şiirini istemsiz bir şekilde mırıldanmaya başladığımı fark ettim. Bakın diyor ki Fikret: Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır (bekleyen)Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazir! (Can Çekişen)Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
“TCDD İzmir Liman`ı için, yıllık 70 milyon $`lıl yükleme-boşaltma isleri için ihale hazırlığı yapılıyor. Daha sonra ihaleden vazgeçiliyor. İhalesiz olarak 15 yıllığına Reha Denizcilik ve Raden Lojistik isimli 2 şirkete veriliyor…”

“İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ağır taşıtlar için, sigorta ihalesi açıyor. Bu ihale, 197 milyar lira ile AKP İstanbul Milletvekili Alaattin Büyükkaya`nın, önceden ortağı olduğu Büyükkaya Sigorta Aracılık A.S`ye veriliyor.”

TCDD`den 10 istasyon yenileme ihalesi AKP Kadın Kolları MKYK Üyesi Emine Alioglu`na veriliyor.
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidirYiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?Bu nadi-i niam, bakin kudumunuzla müftehir!Bu hakkidir gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Gebze Akaryakıtı da 5 trilyonluk bir hadise. Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Kemal Albayrak dahil, bir çok bürokrat halen yargıda.

TMSF, Ceylan Grubu`ndan, banka borcuna karşılık 52,5 milyon $`a Antalya`daki Deluxe Resort Otel`i alıyor. Devir öncesi otel fiyatı, ekspertiz raporunda bu şekilde belirtiliyor. TMSF, ayni oteli bu sefer 25.3 milyon $`a satıyor. Ulusoy Grubu alıyor. 27 milyon $ devlet zarar ediyor.
Özelleştirme İdaresi, Yarımca Porselen Arazisi`ni, 30.5 milyon $`a bir özel şirkete satıyor. Erdemir, 82 milyon $`a ayni araziyi, bu sefer söz konusu özel şirketten satın alıyor. Devlet, 52 milyon $ kendi arazisinden zarar ediyor.
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta sayHaseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Fabrika, 30 Haziran 2003`te 1.1 milyon $`a Albayraklar A.S`ye satılıyor. Özelleştirme İdaresi, piyasa değerini 51 milyon $ olarak belirliyor.

Devlet Bakanı Ali Babacan`a, Net Holding`in 30 Milyon $`lik kredisinin geri alınamayacağı ve hemen müfettiş görevlendirilerek olaya el konulması, aksi takdirde zaman aşımına uğratılacağı, TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu`nca ve resmi yazılarla uyarıldığı halde, bir işlem yapılmamış ve 30 milyon $ gibi bir alacak zaman aşımına uğruyor.
2004 yılında, 915.3 trilyonluk Katma Değer Vergisi tahsil edildi. Buna karşılık, 2 katrilyon 83 trilyonluk vergi iadesi yapıldı. Yaklaşık 1 katrilyonluk hayali ihracat yapıldığı iddiası var.
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, maliniVücudunu, hayatini, ümidini, hayaliniBütün ferag-i halini, olanca sevk-i balini.Hemen yutun düşünmeyin haramini, helalini...

İzmir`de yapılacak Kapalı Spor inşaatı ihalesi için, ilan verilmemiş. 30 trilyonluk bir is. AKP Çankaya Belediye Başkan adayının sahibi olduğu şirkete, usulsüz olarak verildiği ileri sürülüyor.

Roche`un, SSK`ya piyasaya sattığının 2-3 misli fazla fiyatla ilaç verdiği tespit edildi. Bu konuyla ilgili dava açıldı. Dava sürecinde, SSK`nin 2 üst düzey yöneticisi tutuklandı. 16 sanıklı dava, İstanbul 10 Ağır ceza Mahkemesi`nde devam ediyor.

Bu harmanin gelir sonu, kapıştırın giderayak!Yarin bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Üsküdar Belediyesi'nin 3 kez mühürlenmesine rağmen, mührü kırarak oturduğu villanın bahçesine bir de kaçak villa inşa eden Unakıtan, depreme dayanıklı bina yaptırmak için belediyeye başvurunca, kaçak villanın hikayesi de ortaya döküldü.

2004 yılında 15 milyar $ cirosu bulunan ve 500 milyon $ net kar eden TÜPRAS'ın, Zorlu Grubu ve Rus TAF-NEFT Konsorsiyumu'nun iptal edilen satışında, değeri 1,3 milyar $ idi.
Yiyin efendiler yiyin, bu han-i iştiha sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

En kalbi muhabbetlerimle...

Yazan: Tevfik Fikret, H.Bektaş ÖNAL