bektas

bektas

13 Kasım 2009 Cuma

8 Kasım 2009 İzmir Mitingi Konuşma Metnim..

Gün daha o gün değil.. Derlenip dürülmesin bayraklar..
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
Bu kavga faşizme karşı, bu kavga irticaya karşı, bu kavga ABD uşaklarına karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

Cumhuriyetimizin, bağımsızlığımızın, ulusal devletimizin, büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğu bugünlerde, burada, Gündoğdu Meydanı’nda toplandık. Yurtseverler, Atatürk devrimcileri, işte bu alandan taşan coşkumuz, kararlılığımız, Amerika’nın açılımlarının, Türkiye’deki proje memurlarının karşısında en büyük gücümüzdür. Bu gücü dosta düşmana gösterdiğiniz için hepinize selam olsun.

Karşı devrimin, 1950’lerden günümüze hızlanarak gelen adımları sonucunda, bugün cumhuriyetten geriye ne kalmıştır?
Amerika’nın sözleşmeli personeli ne kadar cumhurbaşkanıdır?
Amerika’nın Türkiye’yi ve tüm Ortadoğuyu parçalama planı olan Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanı ne kadar başbakandır?
Açılım adı altında, ülkemizi, etnik ve dinsel çatışmalara sürükleyen, PKK ile pazarlıklar yapan, Ermenistan açılımı ile, Kıbrıs açılımı ile Amerika’nın çıkarlarına hizmet edenler, ne kadar hükümettirler?
Yurtsever aydınlarımızı, askerlerimizi, rektörlerimizi, hocalarımızı hiçbir hukuki dayanağı olmadan Silivri zindanlarında tutup, teröristler için, hem de onların ayağına götürülerek, çadır mahkemeleri kurmak, ne kadar Cumhuriyet hukukudur?
Tarikatların, cemaatlerin, ağaların hâkimiyetinde bir halk ne kadar özgürdür? Bütün bunlar karşısında sadece öfkelenmek, sinirlenmek ne kadar çözümdür?

Devrimci arkadaşlarım,
Bizlerin önünde bu tepkinin sesi olmak, bu öfkeyi doğru bir program etrafında örgütleme görevi durmaktadır.
Büyük bir görev ve sorumlulukla karşı karşıyayız. Türkiye, bugün içeriden, cumhurbaşkanlığı makamından, iktidar mevzilerinden saldırı altındadır. Büyük Atatürk’ün, Gençliğe Hitabesi’nde, çizdiği manzara fazlasıyla gerçekleşmektedir.
Bu saldırıyı püskürtmek, geleceğimize, birliğimize sahip çıkmak, yeniden cumhuriyetimizi vatan hainlerinden ayıklamak, önümüzde duran görevimizdir.
Bizler, görevi Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ten alan, Türk devrimcileri, Namık Kemallerin, Talat Paşaların, Tıbbiyeli Hikmetlerin, 68’in devrimci gençlik hareketinin, Ahmet Taner Kışlalıların, Uğur Mumcuların, Bahriye Üçokların, Kubilayların bugünkü temsilcileri, Türkiye’nin yurtsever gençliği olarak, bu mücadelede üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Kararlılıkla, cesaretle karşılarına dikiliyoruz. Artık daha kararlıyız, artık daha da bağlıyız hedeflerimize..

Buradan bir öneride bulunmak istiyorum.. Gençlikten korktuklarını, gençliğin hür iradesine vurmuş olduğunuz parangalardan biliyoruz.
23 Nisan’larda çocukları 1 günlüğüne cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlık koltuklarına oturtuyorlar.. 19 Mayıs’ta da burada bulunan biz gençlere o koltukları 1 günlüğüne de olsa terk etsinler..
Bakın bakalım yalan oluyor mu?
Talan oluyor mu?
Terör kalıyor mu?
Vatan hainleri, cumhuriyet düşmanları bir günde hak ettikleri cezayı nasıl alıyorlar…
Ülkemiz başı dik nasıl yönetiliyor..
Bağımsızlık ve gerçek demokrasi mücadelesini vermenin, ayyıldızlı bayrağımızı daha da daha da yukarılara yükseltmenin zamanıdır.
Bugün, Bağımsızlık bayrağını yükseltenler, Tayyip Erdoğanların, Abdullah Güllerin karşısına dikilenler, ulusumuzu Türküyle Kürdüyle birleştirenler tarih yazacaklardır. Türkiye Gençlik Birliği olarak 25 üniversitede karşı devrimcileri, işbirlikçileri protesto ettik ve ediyoruz.
Bizler, ulusumuzun milli duruşunun neferleriyiz. Ulusal tepkiyiz, ulusal iradeyiz, ulusal direnciz. Atatürk Gençliği Görev Başındadır..

Tarih yazmak üzere yola çıkan gençliğin, olağanca heyecanı ve kararlılığı ile, sizleri damarlarımdaki tüm devrimci kanımla selamlıyorum.
Selam olsun devrimciler,
Selam olsun yurtseverler,
Selam olsun Türkiye…

Türkiye Gençlik Birliği adına,
Hacı Bektaş Önal

30 Ekim 2009 Cuma

İçime sinmior..


Bir 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı daha ulusça kutladık. İzmir’de Cumhuriyet Meydanında büyük coşku ile Cumhuriyetimize bağlılığımızı birkez daha haykırdık. Marşlarla, bayraklarla, Atamız’a ve silah arkadaşlarına duyduğumuz minnetle duygulandık, coştuk..


Atatürk Anıtı’na tüm protokol gelmiş. Ve herkes saygı duruşunda bulunuyor. Gazilerimiz, askerlerimiz, halkımız herkes saygı duruşunda Atatürkümüz ve tüm Cumhuriyet Şehitlerimiz önünde. Buraya kadar her şey normal. Peki sıra dışı olan ve yüreğimi burkan olay ne?

Atatürk heykelimizin arka fonuna bakıyorum. En görkemli yerde:
Tam karşımızda büyük Hilton Oteli (Hilton Hotels Corporation)
Onun yanında Mövenpick Hotel (Mövenpick Hotels & Resorts)
Onların önlerinde Swiss Otel (Swissotel Luxury Hotels)

Ve diğerleri..


Şöyle geniş açıdan baktığınızda Cumhuriyet Meydanı’nda saygı duruşunda bulunduğumuz kavramlar bunlar oluyor. Diğer illerde de durum aynı. Çok yakında Anıtkabir’de de mcdonalds ya da burger king açılabilir ve mozalenin yanında hamburger servisi yapılabilir.


İzmir’e geri dönelim.. Kordonda, şehrin en güzel caddesinde birçok ülkenin konsoloslukları..
Peki ben mi yanlış biliyorum. Biz 1923 yılında ülkemizden emperyalizmi kovmamış mıydık? Ne oldu şimdi? Bunu anlamakta güçlük çekiyorum cidden.


Ve diğer anlayamadıklarıma...


İki devlet tek millet dediğimiz Azerbaycan Bayrağı açılması yasaklanıyor, 1. Dünya savaşı öncesi ve sırasında bize her türlü hainliği yapan bir topluluğu temsil eden, üzerinde Ağrı Dağımızın logosu olan ve uluslar arası anlaşmalarca tanımadığımız bir bayrak karşısında saygı duruşunda bulunuluyor. Daha da vahimi güneydoğuda bölücü terör örgütünün SÖZÜMONA bayrakları her yerde cirit atıyor, bebek katili öcalanın afişleri altında sevinç gösterileri yapılıyor. (iktidarımız da sanki kendi tezgahlamamış gibi tüm bunları sözümona tepki gösteriyor, dostlar alışverişte görsün..)


Ülkemizin demokrasisinden faydalanan ve hepimizin vergileri ile hazineden destek alan, her türlü harcamalarını bize ödettiren DTP liler lütfediyorlar ve “Bayramınız kutlu olsun” diyorlar. Başka bir ülkenin ağzıyla konuşuyorlar. Bayramınız…


talabani ve barzani hükümetin açılımlarını övüyor, obama her yerde “peşkeş politikamıza” aferiiinnn diyor.

Sizi bilmem ama ben bu durumu hiç içime sindiremiyorum.
Umutsuz muyum? Elbette ki hayır..

İstiklal marşımızı her duyduğunda, “Vatan” ile ilgili bir yazı okuduğunda, bir şiir dinlediğinde, her Mustafa Kemal denildiğinde göz pınarlarından akan gözyaşları ve vatan aşkı ile dağlayan yürekler umudumun en büyük güvencesi.
Ancak sadece bunlar yetmiyor. Lütfen İsmet Paşa’nın da dediği “Namuslular da en az namussuzlar kadar güçlü olmalıdır” sözünü hatırlayıp, biraz da vakit ayırıp ülkemiz politikasında söz sahibi olmaya çalışalım. Sadece eleştiren değil taşın altına elini; hatta bedenini koyan bir yapıya bürünelim. Karanlıktan şikayet edeceğimize bir mum yakalım..


Son söz her zaman olduğu gibi Önderimiz Mustafa Kemal’de:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır…”

Bursa Nutkunun hepimize yol göstermesi dileğiyle…

Hacı Bektaş Önal


30 Ağustos 2009 Pazar

Yahu Deli Bunlar..

Sabahın bir körü. 8:30 suları. Hem de Pazar..

O kadar çok yapacak şey olabilir ki Pazar sabahı 8:30 da.. Mesela sağa döner uyursunuz.. Sola döner uyursunuz.. (bu ifadeler politik ifadeler değil; yer yön işaretleridir.. (1) ) Ne bileyim şöyle yastığınıza iyi bir sarılarak uyursunuz.. Yüzükoyun, yüzüstü, sırtüstü uyursunuz..

Sayısı azımsanmayacak bir grup, hem de sabahın bir köründe, hem de günlerden pazarken yapılacak tüm güzel etkinlikleri yapmıyor, İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’na geliyor.. Göz göze geliyoruz bazılarıyla.. Öyle yaptıkları suçun farkında da değiller. Yüzsüzlüğün bu kadarı..

30 Ağustos 2009 Zafer Bayramı oysa ne de güzel geçiştirilecekti. Televizyonların –kurum kültürüne- uygun bir köşesine konulan Türk Bayrağı ya da Atatürk Silueti ile geçiştirilecekti ne güzel.. Bu insanlar da nereden çıktı.

Eskiden Televizyonlarda Cumhuriyet dönemine ilişkin ulus bilincini vurgulayan filmler oynatılırdı. İnsanlar ulusal bayramlarda tıpkı dini bayramlarda olduğu/olması gerektiği gibi insanlara telefon açar mesaj atarlardı. (bu cümlede geçen Cumhuriyet, Ulus ve Ulusal kelimeleri tamamen tesadüfen yazının içeriğindedir. Ergenekon ile bir bağlantım yoktur. Heyy ben vergisini ödeyen bir yurttaşım memur bey)

Ne de güzel 30 Ağustos’un anlamını unutturmuştuk ülke iktidarları olarak. Tüm değerlerimiz gibi ulusal bayramlarımızın da içini boşaltmıştık. Herşeyi olduğu gibi, aşk gibi, sevgi gibi, vatan gibi, bayramlarımızı da sıradanlaştırmıştık ne güzel. Şimdi nereden çıktı bu grup?

Hoppala, Pazar sabahı hiç de davet edilmemişken çoluk çocuk tüm aile, ellerinde Türk bayrakları (ulaşılmak istenen Türkiye Birleşik Devletleri simgeleri değil) Cumhuriyet Meydanına katılmaları yetmiyor, bir de marş söylüyorlar.. Sizi gidi vatan hainleri sizi.. (2) Siz misiniz marş söyleyen.. Siz misiniz askerimiz geçerken alkış tutan. 4. Tutanakta sizi de yazarız olur biter. Aklanana kadar siz, zaten sağlığınızdan da olursunuz, geleceğinizden de..

Biz size, medya kanallarımızla, beyninizi uyuşturmak için hazırladığımız dizilerle, tv programlarıyla, insan oğlunun onurunu zedeleyen sözüm ona güç ve dayanıklılık ölçen yarışma programlarıyla bağıra bağıra söylemiyor muyuz ilgilenmeyin siz 30 Ağustosla.. Günlük politikayla.. Boş verin siz.. Arkadaşınıza, eşinize, dostunuza bir selam veremeyecek kadar yoğun çalışmaya, yorulmaya ama hiç yol kat edememeye sizi programlamıştık. Şimdi neden bu programdan çıkıyorsunuz yahu!!

Planlı olarak önce ilköğretim ders kitaplarında, sonra ülkemizin caddelerinde, ulusal kurumlarımızda ve en zoru da halkımızın kalbindeki Mustafa Kemal’i atmaya çalışıyorduk tam da.. Bu bayramları milli yas günü ilan etmek lazım..

Yahu deli bunlar..
Sabahın bir körü. 8:30 suları. Hem de Pazar..

Biz size yapacağımızı biliriz!..

(Bağlı bulunduğum demokratik kitle örgütünün 30 Ağustos resmi kortejine katıldığımda, yürüyüş alanında birçok insanı görmenin vermiş olduğu müthiş duygu, onur ve mutlulukla.. Hepimizin ve Tüm Ulusumuzun 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun!..)

Hacı Bektaş Önal

(1) Büyük üstad Uğur Mumcu, “Sağdan sola, soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne” yazdığından dolayı, politik ayırımcılıktan hapse atılmış ve kendi deyimiyle “Sakıncalı Piyade” olmuştur. Askeri hakları ve rütbeleri olması gerekirken Ağrı’nın Patnos ilçesinde er olarak askerliğini yapmıştır. Kendisi burada askerlik yapmaktan dolayı büyük mutluluk duyduğunu defalarca ifade etmiştir.

(2) Nazım’ın dediği gibi “Vatan cüzdanlarınızsa ben vatan hainiyim” diye haykırıyoruz.. Nazım Hikmet demek memleket demek.. Zafer Bayramımız tüm memleketimize kutlu olsun!

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Sevgi..

Sevgi..
Nedir sevgi? Kimdir?.. Kimimize göre bir prosedür.. Kimimize göre hayatımızı adadığımız, dünyevilikle asla açıklanmayacak olgu.

Sevgi..
Hayatımızda her kaybettiğimiz savaştan sonra yüreğimizden ilk söküp attığımız, her zaferden sonra belli belirsiz yumruklarımızı havaya kaldırdığımızda tevazu ile birlikte ilk terk ettiğimiz kavram..

Sevgi..
“Diğerleri” diye birbirimize, kuşak çatışması diye ailemize, piredir hastalıktır diye sokaktaki zavallı köpeklere, başka kökenden diye dini, ırkı bizden farklı diye başka diyarlardaki kardeşlerimize, benden çok para alır mı diye köşedeki bakkal amcamıza, ya da umursamadığımız dilenen düşkünlere, sevgiye muhtaç ve kimsesiz yaşlılarımıza, ve sokaktaki çocuklara, ve sabaha kadar güvenliğimiz için nöbet tutan askerimize, ve sistemin bize dayattığı tüm “bizden olmayanlara”.. karşı tavır alırken düştüğümüz yalnızlığa ve içimizdeki bu izolasyona duyduğumuz belki de en vicdani tepkidir Sevgi..

Gün geçtikçe içimizdeki sevgiyi taşlaştırıyoruz. Gün geçtikçe makineleşiyoruz. Gün geçtikçe gülmüyoruz. Herkese olan karşı konulmaz tereddütlerimizi, güven eksikliğimizden kaynaklanan şizofrenik umursamazlığımızı artık yakın çevremize de uygulamaya başladık.

Durup dururken bize selam veren kişilere karşı tuhaf bakıyor, yemek yerken lokantada yanımızdaki masaya oturan bir kişinin bize afiyet olsun demesini yadırgıyoruz.. Sevgisizliğimiz bizi birer insan müsvettesi haline getirirken uyanamadık, içimizdeki tek direnç mekanizması olan sevgiyi ulu orta harcadık..

Sizi bilmem ama ben artık dur demek istiyorum bu gidişe bir süredir. “Sevgi”yi hissetmek ve her ne yaşanıyorsa hayatımda “sevgi” ye sarılmak istiyorum artık..

“Merhaba” yerine “slm” diyen “nasılsın” sorusuna “ii” yazan insanlardan sıkıldım.

Birbirimizden bağımsız yaşamaya direnç göstermeyen duyarsız insanlardan da sıkıldım..

Bir insanı kazanmak yerine hiç çaba sarf etmeyen, kendisini bırakıp sürekli sistemi, toplumu ya da ülkemizi eleştiren lumpern takımından da..

“sevişmek” yerine “cinsellik” yaşayanlardan da..

“dokunmaktan” korkan, düşüncelerini ifade edemeyen, sürekli bir “ezberi” yaşayan, kendisine giydirilen dar gömleklere karşı isyan etmeyen ve hiçbir yaşamsal tutkusu olmayan insancıklardan da haz etmiyorum sanırım.

“nasılsın” sorusuna “ne olsun?” diye yanıt vererek girmiş olduğumuz büyük girdap hakkında bir ipucu vermiyor muyuz zaten? Hiç mi isyan etmeyeceğiz bu yıpranmış gidişata? Ruhlarımızı hepimiz mi sattık üç kuruşa??

“Ruhlarını asla satmayanlar, en az ruhlarını pazarlık masasına hapsedenler kadar güçlü olmalı” -İsmet Paşa’m ruhun şad olsun-

Birşeyi çok sevelim. Bu bizim için farklılık yaratan bir şey olsun. Tuttuğumuz takımımıza fanatiklikle değil sevgiyle bağlı olalım.. Sevdiğimiz kişileri sevelim.. İpler kimin elinde hesabı yapmadan, ufak ve çirkin hesaplara girmeyerek.. Küçük fedakarlıklar yapmaya başlayarak.. Ülkemizi, vatanımızı sevelim.. Gidişatından mutlu olmadığımız çürümüşlükleri çözmek için taşın altına elimizi koyarak, toprağına bakıp duygulanarak, orman yangınlarında gözyaşlarımızla isyan ederek sevelim Anadolu’yu..

Şimdi dışarı çıkma, şimdi tüm sevgilerimizi haykırma zamanı..

Şimdi ve sonsuza kadar “Sevgi” zamanı.

Ezber bozma zamanı..

Hacı Bektaş Önal

23 Ağustos 2009 Pazar

Kariyerizm


Bir makale okdum. Genelde makale okumayı ve yazmayı çok severim ve genelde makaleyi tüm boyutlarıyla ele almaya çalışırım. Küçük detayları görmeye çalışırım. Geçen gün okuduğum bir makalede ise, yazının genelindeki sava genellikle katılmakla birlikte bir kelimeye fena halde takıldım. Bir kelimeye, üstelik konunun içeriği ile ilgisi olmayan bir kelimeye takılmak çok tarzım olmasa da günümüz siyaset anlayışının neden tökezlediğini çok açık gösteriyordu.

Cümle şu:
“…görünümü altında partimize yabancı, takiye, anket manipülasyonu, hizipçilik, kariyerizm ve demagojinin partimizde hakim üslup haline gelmesindeki rolünden…”

Her bir kelimeyi uzun uzun tartışabiliriz. Ben de zaman zaman bu kelimeleri politik tartışmalarda ve sohbetlerde kullanırım. Ancak cümlede geçen “kariyerizm” kelimesi ciddi anlamda dikkatimi çekti.

Öncelikle Kariyer nedir? Bu soruya yanıt bulmaya çalışalım..

Kariyer sözcüğünün en işlevsel anlamı, seçilen bir iş yolunda ilerlemek ve bunun sonucunda daha fazla sorumluluk üstlenmek; daha fazla saygınlık, erk ve prestij elde etmektir.

Çeşitli kaynaklarda rastladığım tanımlar:
• Kariyer, kişinin hayatı boyunca gerçekleştirdiği faaliyetlerdir.
• Kariyer, bir insanın çalışabileceği yıllar boyunca, herhangi bir iş alanında adım adım ve sürekli olarak ilerlemesi, deney ve yetenek kazanmasıdır.
• Kariyer, bireyin kamu yada özel çalışma yaşamında ilerleme sağlayacağı, bir başarı elde etmek amacıyla izlediği ve çalıştığı alandır.
• Kariyer, ilerlemedir. Bir örgütte yada profesyonel hiyerarşide genellikle yukarıya doğru olan hareketlilik açıklanmaktadır.
• Cascio, kariyeri bireyin yaşamı boyunca mesleki pozisyonlarının sırası olarak tanımlanmaktadır.
• Kariyer, kişinin yaşamı boyunca edindiği işe ilişkin deneyim ve faaliyetlerle ilgili algıladığı tutum ve davranışlar dizisidir.
• Bir psikolog gözüyle bakıldığında; “kariyer, bir bireyin işi ile ilgili pozisyonları kişisel yaşama süreci boyunca peş peşe kullanmasıdır. (BKO İK Kariyer Yönetimi Eğitim Notlarımdan)

Peki sol bir partide görev alan ve yukarıda bahsettiğim makaleyi yazan kişiler “Kariyerizm” diye ifade ettikleri kavramı açıklarken yukarıdaki hangi ifadeyi kullanmaktadır? Başka bir ifadeyle, yukarıdaki tanımlamalar içerisinde baktığımızda “Kariyer” sözcüğü ya da hedefi neden özünü özgürlükten, ilerlemeden ve bilimden alan sol felsefe için kötü, kaka olsun?

Sorunun yanıtı beni cidden karamsarlaştırıyor.

Kariyeri klasik kapitalist bir hedef olarak ortaya koymak, kariyer hedefi içerisinde olan kişileri umarsız bir iştahla, hayatsal değerleri bir tarafa koyan, hisleri, değerleri olmayan bir güruh halinde değerlendirmenin bir sonucu kuşkusuz.

Ben öyle düşünmüyorum!

Güçlü toplumlar, güçlü bireylerden oluşur. Tümevarım felsefesi yani.

Bireyler güçlendikçe sosyal devlet talebi artacak, verimlilik artacak, dolayısıyla da ekonomi ve devlet gelişmiş olacaktır.

Sadece 70 li yılların –ve hepimizi hala çok heyecanlandıran- sloganlarından öteye gidemeyen günümüz sol felsefesi kendini mutlaka yenilemelidir. Kariyeri, verimliliği, üretmeyi, istihdamı, yatırımı gerçekten bilimsel gerçeklikler olarak görmek ve bu şekilde düşünen kişileri “vahşi” kapitalist olarak sınıflandırıp asimile etmemeye çalışmalıdır.

Kent burjuvasisinde sınırlı kalmak yerine, toplumun her kesimine hitap edecek söylem ve slogan geliştirmelidir. Proje yönetimini hayata geçirmelidir. Kemalist çizgide bulduğum Siyasi partilerle paylaşacağım araştırmam olan “Siyasi Partilerde Stratejik Planlama ve Süreç Yönetimi” çalışmamda günümüz sol felsefesini nasıl güncelleriz, nasıl 21 yüzyılın en “sürdürülebilir” kavramı olan inovasyon sınırları içerisinde ele alabilirizi tartışıyorum.

Kariyerizm kelimesi gerçekten bende kötü bir anı oluşturdu. Politik arenaya yeni giren arkadaşlarımıza sürekli, önce aileniz, sonra sevdiğiniz insanlar, bireysel kariyeriniz ve ondan sonra siyasi çalışmalar öğüdümüzün hala arkasındayım. Ben isterim ki büyük sanayicilerimiz arasında da sol görüşlü insanlar olsun, odalar, vakıflar, meslek kuruluşlarının başındaki yönetimlerdeki AKePe sultası sona ersin ve sol felsefe halkımız için “dişe dokunur” projeler üretsin.

Yani her yeni ve güncel kavrama “istemezük” nidasından vazgeçsin.!

Dünyada belki de en çok Türkiyemiz’de sol muhafazakar bir kimlik kazandı.

Çok tehlikeli arkadaşlar..

Yaşamsal tutkuyla, 

H.Bektaş ÖNAL

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Benim solum senin solunu döver..

Endüstriyel gelişmeler insan hamuruyla oynuyor. İnsan kavramı artik ciddi boyutta önem kazandı. Personeline yatırım yapan kurum ya da ekip anlayışı egemen olan demokratik kitle örgütleri kazanıyor, fark yaratıyor.

Bir kurumun herşeyini taklit edebilirsiniz. Teknoloji çok ilerledi. Artik bir tuşa basarak her türlü bilgiye ulaşmanız mümkün. Ancak inovatif bu gelişmelerin kopyalamayı başaramadığı bir değişken var: İnsan.. Eğitimlerimde ve seminerlerimde sürekli vurguladığımız gibi insan kaynağımız taklit edilemez. Bu yüzden önemlidir.

Siyasi partileri ele alalım.. Hangi partide liderlik sultası yok ki? Değme demokratım diyen partilerde bile liderlik bir saltanat haline geldi. Haşmetlu nasıl buyurursa emir telaki ediliyor ve ferman hayata geçiyor.

Bir hafta sonu evine kapanıp, bir kaç gün sonunda yeni kabine budur diye kamuoyuna açıklama yapan Başbakan profiline sanırım sadece az gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumlarda rastlayabiliriz. Koca bakanların olayı haberlerde izledikten (!) sonra gıkını çıkarmadan bu kararı metanetle karşılaması da yine bizim gibi toplumlara özgü.

Ve diğer siyasi partiler. 70 li yaşları doldurmak, genel başkanlık için anayasada belirtilen bir şart sanki. Sadece ismine ya da daha yalın ifade ile kurucusuna duyulan saygı olmasa ana muhalefet partisi acaba günümüzde kaç oy alır? Oylarının patlaması için genel başkanının değişmesi beklenen tek siyasi parti profili yine ülkemizde. Bu meziyetlerimizle gururluyuz, mutluyuz…

Ana muhalefet demişken diğer sol partilere de bakalım. Parti ileri gelenlerinin burun deliklerini şişirip pek bir övünerek “Bizim partimizde görev alınmaz, görev verilir.” Cümlesini sıklıkla duymuşumdur. İşte bu, ülkemizde oluşan “Biat Kültürü” nün gelmiş olduğu son nokra. Bu bir itiraf zaten. Sen istediğin kadar donanımını arttır, istediğin kadar proje yap ve partine ya da topluma bir şeyler katmak için bir üst makama aday olamıyorsun. Birtakım kişiler sana “el” vermesi lazım. Yoksa aynı seviyede yıllarca kalırsın.

“Etkililerin yetkisiz; yetkililerin etkisiz” olduğu bir ülke diye boşuna dememiş Uğur Mumcu..

CHP, DSP, BCP, İP, Yeni Parti (atladığım varsa özür dilerim) derken şimdilerde duyduğumuz Sayın Sarıgül’ün başlattığı parti kurma girişimler il il devam ediyor. Bir de Sayın Rahşan Ecevit de parti kurma çalışmaları arasında. Beni biri aydırabilir mi bu partilerin duruş ya da düşünce açısından ne farkları var? Parti programları sanki aynı kalemde yazılmış gibi.

“Benim solum senin solunu döver.”
“Biz gerçek solcuyuz, onlar değil.”
“İnadına biz inadına genel başkanımız”
“Genel başkanımız nerede biz oradayız”

Eee arkadaşlar heyecanlarınızı anlıyorum da bir şey unutmadık mı? Projeler?

“Atı alan, ama ata binmeyi pek beceremeyen” Üsküdarı geçiyor!! Peki biz ne yapıyoruz? Kent varoşlarının mevcut iktidar partisini desteklediği tek ülke biziz. Aynı kesimden muhalefete ve eşitlik şiarı üzerine kurulmuş olan sola sadece bizim ülkemizde pek rağbet yok. Burada durup bir düşünmek lazım.

Yukarıda saydığım partiler birbirinden saygın kurumlardır, elbette. Kuruluşları büyük fedakarlıklar ve emeklerle kurulmuştur kuşkusuz. Ayrıca genel başkanları ve yöneticileri ülkemizin en mümtaz vatanseverleridir. Buna da tamam. Ee ama liderimiz ne öğütledi: ”Sözkonusu vatan ise gerisi teferruattır.” Hadi bakalım beyler, kişisel egoları bir tarafa koyup artık vatan sağolsun deme vaktidir.
Sağ olmasını dileyeceğimiz bir vatanımız varken…

Hepinizden devrimci birer hamle bekliyoruz!!

7 Ağustos 2009 Cuma

TGB nedir? Ne olmalıdır?


Türkiye Gençlik Birliği için yazmış olduğum makaleyi varolsun arkadaşlarımız web sitesinde yayımlamışlar. linki: http://www.tgb.org.tr/fv_devam.asp?id=685


Birçok büyüğümüzden duyarız. Biz 68 kuşağı olarak… Cümlenin geri kalanının dopdolu ve dünyanın güzelliklerini sunacağını bilirsiniz. Birçok sol fraksiyonun fikirlerini hür bir şekilde savunabildikleri dev-genç li büyüklerimizi düşünmek de, onların savaşımına az da olsa katkı verebilmek de bizler için birer rüyaydı. Şimdi rüyayı gerçeğe çevirmek için dev gibi bir örgüt var: Türkiye Gençlik Birliği.


Ben siyasi partilerin (ne yazık ki gençlik bileşenleri de dahil olmak üzere) ülkemizin en önemli dinamizmi olan gençliğe yeteri kadar önem vermediğini düşünüyorum. Elbette istisnalar var ancak onlar da okyanusta bir damlacık olarak kalıyor.


Ülkemizdeki demokratik kitle örgütlerinde ''Etkililerin yetkisiz; yetkililerin etkisiz'' olduğu bu günlerde gençliğin sorunlarının hatta feryatlarının mutlaka dikkate alınması gerekir. Türkiye Gençlik Birliği de işte tam burada ortaya çıkıyor. Genç nerede ise TGB de orada. Bir bakmışsınız ülkemizin dört bir yanında Cumhuriyet Mitinglerine katkı koyuyorlar, bir bakmışsınız Düzce'de fındık üreticileri ile el ele, İzmir'de HAR(A)Ç protestosunda öğrencilerle kol kola..


Her türlü eleştiri ve yıldırma politikalarına karşı ben bu kurumu önemsiyorum!


Ülkemizde birçok demokratik kitle örgütü, eşit olması gerekirken, ne yazık ki kendisine yakın bulduğu siyasi partiler ile içli dışlı olmaktan çekinmiyor. Ulusal kararlarda siyasi partilerden icazet alınmadan neredeyse fikir bile açıklanmıyor. Kaide belli: ''Bizim gözümüzde tüm siyasi partiler eşittir; ancak benim siyasi partim daha fazla eşittir..''


Türkiye Gençlik Birliği'nin partili partisiz, okuyan çalışan, işçi-işsiz tüm gençlere kucağını açması da bence çok önemli bir ayırım noktası. Yapmış olduğumuz toplantılarda üyesi bulunduğum siyasi parti dışında ulusal bir duruş sergileyen tüm siyasi partilerin temsilcileri ile bir araya gelebiliyoruz. Bizler bu toplantılara partili kimliklerimizle değil birer TGB üyesi olarak katılım gösteriyoruz. Böylelikle de gençlik adına iş-eylem odaklı bir cephe kendiliğinden kurulmuş oluyor.


Türkiye Gençlik Birliği bu aşamada özellikle üniversite gençliği tarafından bilinir, duyulur haline geldi. Şimdi yeni hedeflere yelken açmalıyız. Marka değerimizi yükseltiyoruz. Tüm örgütlerimiz, yapacakları etkinliklerle 7-77, yaşı ne olursa olsun tüm toplumumuza ulaşmayı hedef almalıdır. Artık bu aşamadan sonra film festivalleri düzenleyen, uluslar arası zirvelere, konferanslara ev sahipliği yapan, gençlikle ilgili sorunları eleştirmekle yetinmeyip ''ne yapılmalı'' projeleri üreten ve bunları kamuoyu ile paylaşan bir yapıya sahip olmalıdır.


Tüm şehirlerimizde yaşayan gençlerimiz, asimile edilip depolitize edilmiştir. Yalnızlaşan, sorunlarını ifade etmekten kaçınan gençlerimize mutlaka ulaşmalıyız. Bilmeliler ki hiç kimse yoksa arkalarında, her ilde ve birçok ilçede dev gibi örgütü bulunan TGB yanlarında. Stratejik Yönetim felsefesiyle yönetilen, eylem odaklı, dinamik ve ulusal çizgiden asla ödün vermeyecek olan Türkiye Gençlik Birliği, bu özelliklerini kamuoyuna doğru anlatabilirse birçok kurum ya da kuruluşun ulaşamadığı kitlelere ulaşacaktır. Göreceksiniz çok yakında, TGB'nin fiziki şartlar nedeniyle daha önce hiç gitmediği yerlerde bile insanlar dağa taşa TGB yazacak ve kendini ait hissedecektir.


Böyle bir kuruma ihtiyaç vardır. Bu açığı da doldurma misyonunu günümüz konjonktürü, Türkiye Gençlik Birliği'ne vermiştir. Gün artık eylemsel düşünce sistemi oluşturma zamanıdır.Gün artık tüm siyasi partilere, oluşumlara, demokratik kitle örgütlerine kucak açma, tüm örgütleri bünyesine alma ve şemsiye görevini üstlenme zamanıdır.


Gün, hedef kitlemizi toplumun tüm katmanlarını alacak şekilde geliştirme ve siyasi olarak olmasa da halkımızın hür iradesinde iktidar olma zamanıdır.


Hacı Bektaş Önal

TGB Genel Merkez GYK Üyesi

25 Mayıs 2009 Pazartesi

İlahi Türkan...



"İlahi Türkan... Böyle bir zamanda yaşama veda edilir mi" dedi..
"Daha çok yaşaman lazım, daha çok aydınlatman lazım" dedi Ugur Mumcu bulutların arasından.

Boğazında birşeyler düğümlenmiş, hayatını çağdaşlığa adamış Türkan kısık seslerle fısıldads: "Hocam fazla dayanamadım. Çok yıprattılar her türlü baskıyı yaptılar. Son kalan yaşama enerjimi bitirdiler.."

Sarıldı Türkan Hocasına. "Hocam" dedi "Sizi çok özledim.." İkisinin de gözlerinden yaş süzülürken Uğur dedi ki "Bak Ahmet de seni almaya geldi.."

Ahmet Taner Kışlalı öptü, sevdi öğrencisini. Bir öğrencinin duyacağı en guzel cümleyi duydu Türkan: "Seninle gurur duyuyoruz kızım..

...

"Yüzbinler bu esnada yürüyordu yer yüzünde. Hepsinin gönlünde acı bir 19 Mayıs Coşkusu! Dillerde tek bir slogan: "Türkiye Laiktir; Laik Kalacak.." O ne coşkuydu öyle, o ne aklı başında bir tepkiydi son gunlerine saygısızlık yapanlara duyulan..

Hablemitoglu geldi arkadaşının yanına. Dostum dedi bak kalabalığa.. İşte dedi yaşamak mı önemli, yaşarken ne yaptığın mı..

Çok duygulandı Türkan. Geri dönmek istedi kalabalıktaki her bir bireye tek tek sarılıp teşekkur etmek istedi. Teşekkür etmek ve gözlerden dökülen yaşları silmek tek tek..Başını çenesinden Muammer Aksoy tuttu ve gülümseyerek baktı gözlerine.. Sildi gozyaslarini hafifce.. Bahriye Ucok ile sarmas dolas oldular ozlemden.. Gururdan ve hasretten.. Hepsi de gururla ağlıyordu. Bu duygusallığı bir haykırış kesti: "Dikkaaaat!!" Yüzbinlerce Mehmetçik sıra durmuş, önlerinde Menemen de katledilen Kubilay.. Kubilay ki gençliğini yaşayamadan katletmiş cehalet ordusu.. Kubilay ki artık mareşal..

İlahi Türkan.. "Böyle bir zamanda yaşama veda edilir mi" dedi.. Daha çok yaşaman lazım, daha çok aydınlatman lazım dedi Uğur Mumcu bir kez daha. Bir ses belirdi en aydınlık yerden:
"O yanımızda ama yüzbinlerce kardelen yetiştirdi. Şimdi gün o kardelenlerin, gün yurtseverlerin" dedi Gazi Mustafa Kemal...

Yaşamanın Tutkusuyla,

H.Bektaş ÖNAL

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Sevgilerle..


Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak için; ve ecel geldiğinde farketmemek için hiç yaşamamış olduğumuzu..

"Ölü Ozanlar Derneği" kimimize gore bir gençlik kitabı/filmi; kimimize göre müthiş bir hayat dersi. Daha önce izlemediğimden dolayı kendimi eleştirdiğim Ferhan Şensoy'un Son Ders filmi de bu filmle benzer mesajlar veriyor.

Zaman olur bazı şeyleri hayal ederiz. Bir çoğumuzda bu hayal, hayal olmaktan öteye geçemez. Pek azımız, belki de cok özellerimiz hayallerimizi gerçeğe çevirme ayrıcalığını yaşıyor..

Ne hedefliyoruz hayatımız için?
Neyin peşinden gidiyoruz? Mutlu muyuz?
Bunu birkez daha sormak istiyorum..
Cidden mutlu muyuz?

Yoksa bacaklarimizin uzerine oturduk ve onlar bizi nereye gotururse biz de oraya mi gidiyoruz?
Bu carka mudahalelerimiz olacak mi? Olmali mi?
Öldüğümüzde onur duyabilecegimiz bir hayatimiz olacak mi?
Öldüğümüzde kac kisi cenazemiz pesisira yürüyecek?
Bu kisiler sadece ailemiz mi olacak?
Ailemiz mi olmali sadece?
Yoksa insanlar Ugur Mumcu gibi, Deniz Gezmis gibi oldukten yillar sonra bile yuzbinlerle sayilacak nitelikte ve nicelikte alanlara kosup pesimiz sira gozyasi dokup slogan atacaklar mi?

Yiten, bosa giden bir ömür mu yaşıyoruz yoksa?
Ömrumuz hayatimizin bizim hur irademizle yasayamayacagimiz kismi mi yoksa?

Yarim olan hayatimizda her seyi birakalim mi artik?
Yarim kalan islerimizi de suratle tamamlayalim mi?
Yarim dostluklarimizi bir tarafa birakalim..
Bizim cizmedigimiz ve dahasi istemedigimiz bir hayatin bize dikmis oldugu bu dar gomlekleri yarindan itibaren yirtip atalim mi?
Bizi gercekten mutlu eden ne varsa yarindan itibaren pesi sira duselim mi peki?

Bizi daha agir basli olmak zorunda birakan sehir giyisilerini bir tarafa birakalim mi artik?
Ve kalbimizin bizi yonlendirdigi yere dogru yelken acalim mi..

Yillar once tecavuz edip bir kenara attigimiz beyin polyannalarimizi tekrar hayatimizin kadini yapalim mi..

Ve sevdigimiz kisilere, onlari cok sevdigimizi soyleyelim mi korkmadan, cekinmeden, usanmadan bikmadan?
"Ona sevdigimi soylersem acaba onun karsisindaki vakur agirligimi kaybeder miyim" diye dusunmeden karsimizdakine seni seviyorum diyelim mi?

Sevgimizi haykirirken ben de seni seviyorum yanitini beklemeden, bu yanitin onemine takilmadan.. Nazimin dedigi gibi biz elmayi seviyoruz diye elmanin da bizi sevmek zorunda oldugunu asla dusunmeden sevgimizi usul bir sessizlikte haykiralim mi..

Ya da otobuse bindigimizde yarin sabah donup otobustekilere gunaydin diyelim mi..Firmamizda calisan ya da apartmanimizi temizleyen ya da kosedeki super markette calisan kasiyerin ismini soralim mi gulumseyerek?

Hayatin ozunu iliklerimize kadar hissedelim mi yarindan itibaren..
Ben tum bunlari yasamsal tum tutkumla yapmak istiyorum.
Kaybettigim her saniyeyi olagan ustu onemli bir yikim, kacan bir tren, tek rakamla kacirdigim ve telafisi asla olmayan buyuk ikramiye olarak adledecegim.Ve tum bunlari yapmazdan once Behcet Necatigil'in siirini okuyarak baslayacagim baskalarinin cizdigi yazgimi yirtip kendi hur irademin kaleme aldigi kisisel menkibemi yasamaya..

"Sevgileri yarinlara biraktiniz..
Cekingen, tutuk, saygili.
Butun yakinlariniz sizi yanlis tanidi..
Bitmeyen isler yuzunden
(Siz boyle olsun istemezdiniz)
Bir bakis bile yeterken anlatmaya herseyi
Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldi.
Siz genis zamanlar umuyordunuz
Cirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi soylemek.
Yillarin telaslarda bu kadar cabuk gececegi akliniza gelmezdi.
Gizli bahcenizde
Acan cicekler vardi
Gecelerde ve yalniz
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadi.." | Behçet NECATİGİL

Sevgilerle..

H.Bektaş ÖNAL

27 Nisan 2009 Pazartesi

Uzlaşamama Politikası


Politik dünyamızı bir değerlendirmeye ne dersiniz?

Düşün hayatımın önemli bir bölümünün oluşmasına kitaplarının ve fikirlerinin oldukça büyük etkisi olan Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyaset Bilimi kitabını (imge yayınları, 2000) herkese öneririm. Kışlalı bu kitabında siyaseti en kabaca, toplumsal çatışma ve uzlaşma sanatı olarak tanımlandırıyor.
Gündemdeki siyasete bakıyoruz. Henüz yeni bir seçimden çıktığımız için ülkemizin politikalarına yön veren siyasi partileri izleme şansını yakaladık. Kimsenin siyaseti uzlaşma sanatı olarak algılamadığı ortada. Vur abalıya… O orada bunu dedi, bu şurada bunu yaptı.
Partilerin seçim söylemlerinde Sağlık politikası.. Yok..
Gençlikle ilgili projeler.. Yok..
Üniversitelerimizin bilimsel , parasız ve özerk hale getirilmesi.. Yok..
Enerji politikamız.. Yok.. Madenlerimiz.. Yok.. Doğal zenginliklerimiz.. Yok..
İşsizlikle mücadele.. Yok.. Yoksullukla mücadele.. Yok.. yolsuzlukla mücadele.. Yok..
Kültür politikalarımız.. Yok.. Turizm yatırımlarımız.. Yok..
….
Peki ne var?

Seviyesiz, uslupsuz, hitapsız konuşmalar.. Kavgalar.. Tartışmalar..

Güzel ülkemiz bunu mu hak ediyor? İktidar ile muhalefetin uzlaşma kavramını bildiklerinden emin değilim. Biri sadece muhalefet yapıyor, her dediğine istemezük buyuruyor, diğeri uzlaşmak için kimseyle görüşmüyor, konuşmuyor, yandaşlarını can alıcı kurumların (YÖK, TÜBİTAK, TFF, Anayasa Mahkemesi… ) başına getirip hızlı bir şekilde kadrolaşmakla meşgul. 

Ülkemize yön vermesi ve yönetmesi gereken kişilerin bu uzlaşma olmaz, tamamen çatışma eksenli, sinsi ve çağdışı usluplarını protesto ediyorum. Eski Sovyetler Birliği’nden kalan propaganda yöntemlerinin (anons arabası, duvarlara afiş ve bayraklama) yerine çağdaş pazarlamacılara ve üniversitelerin iletişim fakülteleri öğretim üyelerinin fikirlerine danışmayan ben bilirimci genel merkezleri protesto ediyorum. Uzlaşarak ülkemizi daha iyi noktalara götürmek yerine sadece çatışan; yerel mitinglerde bile yerel sorunlar hakkında bilgi donanımını artıracak kadar araştırmayan, üretmeyen, okumayan, dinlemeyen tüm politikacılar protestonun aslan dilimi size.
Günlerdir Obama’nın gelişini-gidişini konuştu ülkemiz. Her türlü yalakalık yapıldı. Sonra da 24 Nisan da “soykırım” kelimesini kullanacak mı kullanmayacak mı tartıştık. Oysa gerçek çok farklıydı. Bir kişinin ağzından çıkacak bir cümleye tüm dış politikası odaklamış bir beceriksizlik içindeyiz yerel siyasa içindeyiz. Nitekim Obama Hazretleri de soykırım demedi ama büyük felaket olarak yorumladı. Yani biz yalakalığımızı yaptık, Ermenisatan sınırımızı açmak için her türlü çaba içine girdik. Sonuçta tüm bu hamlelerimiz boşa gitti.


Artık halkımız sivil darbesini yaparak tüm siyasi partilerdeki fosil fikriyattaki politikacıların yerine kendi egemenliklerini ilan etmelidir. Uğur Mumcu’nun dediği gibi, Etkililerin yetkili; yetkililerin etkili olduğu bir ülke olmayı hedef olarak belirlemeliyiz. Unutmayalım, egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur!..


Tutkuyla,

H.Bektaş ÖNAL