bektas

bektas

3 Kasım 2018 Cumartesi

Yaşam...




Sen... Yaşam...
Kucakladığımız her güzel kavram adına düş artık peşimizden...

Düş ki kurtulalım zamanın verdiği dejenere duygulardan, ezbere dokunuşlardan, “mış gibi” Sevişlerden...

Yaşam...
Verdiğin her erezyonun, her pişmanlığın vicdanımızı köreltmesine olanak verme. Bizler yalnızlık senfonisi çocuklarıyız... Her tarafımız insanlarla kaplı... Her kapladığımız boşluklarda bir o kAdar yalnızız...

Sen ki isyanların en büyüğü, sevinçlerin en görkemlisi... Sen; yaşam... Her zamanki çilekeş kölelerin efendisi... Esir aldığı ruhların sahibi... Yok ettiği duyguların, aşkların, dostlukların cani katili...

Düş artık yakamızdan, yaşam...
Bir Ümit Yaşar Oğuzcan dizelerinde gördüğümüz o son, o temiz, o yıpranmamış aşkı şimdi 12 inç ekranlarda yaşayan, dokunmanın hazzını duymaya değişen, hissetmeyi bilmeyen zavallı nesillere enjekte eden... Yaşam... 

Düş ki yakamızdan; tekrar mektubun zarftan önemli olduğu, var olmanın ne olduğundan önemli sayılıdığı o lezzetli yıllara geri dönelim...

Varsın bizi her geçen gün daha çok yalnızlaştıran ve ismine teknoloji dediğimiz o canavar yaşantımızda olmasın... Biz mesajlarda yaşamaya çalışma gafletinde bulunduğumuz o güzel duyguları İzmir’de güzel bir lodos esintisinin yüzümüzü okşamasında hissedelim...

Düş yakamızdan ki; biz o şemali kallavi, içi teneke olan insanlardansa bizi gerçekten sevecek, değer verecek, bizimle gebermek dahil her yolda bize yoldaş olacak o kutlu insanlara ulaşabilelim...

Yaşam... 
Tüm “değer” kavramlarımızı sahte güzelliklere, anlık hovardalıklara sattığımız Yaşam...
Kucakladığımız her güzel kavram adına düş artık peşimizden...

En kalbi duygularımla,

H.Bektaş ÖNAL


8 Ekim 2018 Pazartesi

Zavallı Özgürlük Savaşçıları



İster yaşlılık deyin ister olgunlaşma 2018 yılıyla birlikte yeni bir hobi oluştu bende. Okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim film ya da tiyatroları yeniden izleme... Her izlediğimde yepyeni bakış açısına sahip olduğumdan kitap sabit kalsa da ben devingenlik gösterebiliyorum. Bugün de sıra Paulo Coelho’nın “Işığın Savaşçısının El Kitabı” na geldi. Çok ünlü yazarın, pek ünlü olmayan kitabını okuyorum yine.

Okudukça fark ediyorum ki çağımız yeni süper kahramanlarını yaratmış bile. Bu yılların en büyük mucizesi de bu süper kahramanlar bizleriz, hepimiziz. 

En büyük savaşımız da özgürlüğümüz üzerine. Yani konu ne olursa olsun, özgürlüğümüz kadar etkilemiyor bizi.

Gandhi ve Mandela gibi özgürlük savaşçısıyız bu yüzyılda. Özgürlük tınısı dünyadaki bütün şarkılardan daha çok büyülüyor bizleri. Artık o kadar özgürüz ki kimseyi sevmiyoruz. Kimseye bağlanmıyoruz. “Sorumluluk” denen o cahil zırvasını da başımızdan def etmiş oluyoruz.

Günümüzün Robin Hood’u biziz artık.. “Seni seviyorum ve her zaman seveceğim” cümlesine karşı sarsılmaz zaferler elde ediyoruz. İç dünyalarımızı betonarme grilik haline getirdik. 

Bir gün güzel konuştuğumuz, içten içe merak edip sohbet ettiğimiz bir kişiye başka bir gün yabancı muamelesi yapıyoruz. Hem de bozarak, haddini bildirerek, pestilini çıkartarak. Özgürlüğün savaşçısı olmamızdan mıdır nedir aşkı, sevgiyi, güzellikleri zayıflık olarak görmeye başladık. Özgürlüklerimiz için savaşıyoruz..

Bir hafta bir arkadaş grubuyla takılır, diğer hafta  komple bu insanlardan uzak durabiliyoruz. Bizi daha özgür kılan bu sistemin birer piyonuyuz artık. Yalnızız. Sevgi adına hiç risk almıyoruz. Gurur, ego, kendini beğenmişlik duygularına o kadar teslim olduk ki içimizdeki küçük çocukları bilinmedik diyarlara gönderdik. İçimizden birer ağır abi fırladı resmen. Ve biz, yani o ağır abiler, yani özgürlük savaşçıları başarılı, sosyal, çevresi sevgi çapından geniş birer birey haline geldik. 

Yalnız, mutsuz, zavallı özgürlük savaşçılarına saygılarımla...

En kalbi duygularımla,

H.Bektaş ÖNAL

2 Ağustos 2018 Perşembe

Eski bir dosta…


Merhaba dostum. Beni tanımazsın. Ben senin 15 sene sonraki halinim. Bu yazıyı yazdım çünkü sana karşı, ideallerine karşı, varolmanı özdeşleştirdiğin bazı değerlerine karşı kendimi sorumlu hissediyorum.

Hani biraz özentilikten biraz içinde beslediğin sevgiden kaynaklı yeşil parka giyer, hafif uzun olan saçlarını dağınık bırakır, Marx okur, fikir tartışırdın ya.. Şimdi gömlek giyiyorum. Saçımı kısa kestiriyorum. Şık ofislerin İsveç markalı büyük alışveriş mağazalarından aldığı mobilyalarda çalışıyorum. Okuduğum kitaplar satış, şirket yönetimi ve yönetişim üzerine be dostum. Genelde konuştuğum konular iş ve satış üzerine. Arada siyasetin keskinliklerine gitsem de senin olduğun kadar tutkuyla bağlı değilim politikaya. 

Sen üniversitedeki amfilerin sıraların üzerine "altıok" çiziyordun ve hocanı dinlemeyip muhtemelen ilk önemli günde yapılacak basın açıklamasını hazırlıyordun ya.. Ben şimdi o dinlenmeyen adamım, üniversitede seminer veriyorum. Ve anlattığım şeyler senin okulda boş derslerde anlattığın adil paylaşım, adalet, Kemalist öğreti değil satış, pazarlama ve insan kaynakları. Sistemin ağır çarklarına esir olduğumu kabul ediyorum etmesine de kendimi ne zaman bu kadar kaptırdığımı inan bilmiyorum.

Ne iş yapıyorum biliyor musun? Hani geleneksel aile yapısının erezyona uğrattığını, aile içi sevginin yok olmasının en büyük aktörü olduğunu düşündüğün 1+1, 1+0, 60 metrekarelik 2+1 daireler var ya.. İşte bunları satıyorum. Yani senin idealini kurduğun büyük bir düşünür, yazar, siyasetçi olmadım. Hayallerini kapitalizme sattım genç dostum. İdeallerin artık sadece "mazi". " Biz üniversitedeyken.." ile başlayan birer cümle sadece.

Düşünsel kavgaların olurdu. Yüzbinlere hitaben Cumhuriyet Mitinginde konuşma yapmıştın. Kalbin GÜM GÜM atıyordu. Sağanak yağış altında konuşma yapmak zorunda kaldığından 10 dakikalık konuşmanı 1.5 dakikada, doğaçlama bitirmek zorunda kalmıştın ya. İşte ben senin o dönemki hayallerini de kısalttım. Artık hayatın kısa çözümler üzerine kurulu, küçük ve pratik. El kadar mutfak robotu, 1 cm genişliğinde televizyon, incecik telefon.. Küçücük kalmış kalpler, yürekler, sevgiler..

Sevgiler... Evet bu konu seni çok zedeleyecek biliyorum ama açmak zorundayım. Artık sevmiyorsun, aşık olamıyorsun, heyecanlanamıyorsun, ertesi günü yapacağın satış görüşmelerinde sesin çatallaşmasın diye yağmurun altında dolaşmıyorsun en basitinden… Eskisi kadar çok arkadaşın da yok laf aramızda.. Asla ayrılmayız dediğin yakın arkadaşlarınla ayda yılda bir telefonla konuşuyorsun o kadar. Çok sıcak, espirili, biz kopmayız tadında konuşmayı yaparken 20 senelik dostunun çocuğunun doğum haberini facebook dan öğreniyorsun.

Zor ağlarsın bilirim. Yazının sonuna kadar okumaya cesaretin olduğunu da.. Bunların sana ne kadar zor geldiğini de. Bir gün dükkanının önündeki küçük çiçekleri yok etti diye yakasına yapıştığın adamı hatırlıyor musun? Artık arsa satıyorsun. Arsalarda binalar dikilirken arsa üzerindeki ağaçlar, yeşillikler sökülüyor, atılıyor.. Sen bir iki uyarıdan öteye gidemiyorsun.


Şarkı söylemiyorsun eskisi kadar.. Eskisi kadar içten gülmüyorsun, sabahları eskisi kadar dinç kalkmıyorsun, kafan estiği gibi hiç tanımadığın şehirlere gidemiyorsun artık. Hastası olduğun Beşiktaş'ta Metin-Ali-Feyyaz gibi okullu, eğitimli, efendi oyuncular yerine endüstriyelleşmiş profesyoneller var. Çoğu 1 sene oynayıp gidiyor zaten. 

Yalnızlaştın, yalınlaştın, grileştin.. Para kazanıyor musun? Evet. Ama yediğin hiçbir yemek öğrenci evindeki menemen kadar, makarna kadar lezzetli gelmiyor.. Hayat lezzetli gelmiyor, yaşamak gelmiyor. Sana bir rol biçilmiş o rolü oynuyor gibisin. Üzerine göre dikilmiş dar gömleklerin esaretindesin. Sesin çıkmıyor, alışıyorsun.. "Kaçınılmazsa" zevk almaya bakıyorsun..

Bundan 15 sene sonra da bugüne bir yazı yazacağım. Umarım çok daha güzel haberler veririm sana. Şimdi senden tek istediğim şey sabahları erken kalk artık ve söylemekten inanılmaz keyif aldığın "çav bella" ve "gündoğdu" marşlarını her fırsatta, bağırarak söyle. "Eski bir dost tavsiyesi" dersin..

En kalbi duygularımla,

H.Bektaş ÖNAL