bektas

bektas

29 Ekim 2010 Cuma

İç Dünyamızın Arkeologu Olmak!..


Hayatın gölge oyununa hoş geldiniz..
Ulusal ve uluslar arası çeşitli çıkar odaklarının milyonlarca insan siluetindeki figüranları ön plana çıkararak “rekabet çağında” avantaj yarattığı değişik bir orta oyunu..
“Ya GERÇEĞİ yakalarsın, fark yaratırsın; ya da GERÇEK seni yakalar, yem olursun” felsefesinin hakim olduğuna inananlardan mısınız bilmem ama bu tümce artık değişik zamanlarda ortaya çıkıyor.

Peki iş dünyasına hakim olan GERÇEK nedir?

Yanda iki adet yapıt görüyorsunuz. Üstteki İspanyol Velazquez’in “Meninas” isimli yapıtı. Diğeri Picasso’nun “Meninas after Velazquez” isimli ünlü kubik çalışması. Bu iki yapıt aslında birbirinin aynısı. Picasso Meninas’ın kendisindeki izdüşümünü resmetmek istemiş belki de..

ODTÜ Öğretim Görevlilerinden Prof. Dr. Muhan SOYSAL, bu iki yapıt ve bu şah eserlerin hayatımıza yansıması hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: “Hayatta hiçbirsey Meninas'ın resmi kadar belirgin ve net değildir. Iş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak.”

Hayat, değişik yüzlerini bize gösteriyor kuşkusuz. Zamanı geldiğinde Velazquez’in yapıtında bir figür oluyoruz; yaşamın tüm renklerini, tüm doğrularını tüm çıplaklığı ile görebiliyoruz. Yaşamsal coşkumuz artıyor, tavan yapıyor böyle zamanlarda. “Başardım” diyebildiğimiz enden dönemlerden birini yaşıyoruz belki de.

Çoğu zaman ise hayatın doğruları bize Meninas kadar bas bas bağırmıyor ‘ben buradayım’ diye. Kendimiz keşfetmeye çalışıyoruz Sırr-ı Hayat’ı. Sil Baştan başlıyoruz her yeni ulvi aramalara. Simyacı kitabında olduğu gibi hayatın belki de tüm gerçeklerini yola çıktığımızda, tüm sırrı içimizde bulabiliyoruz.

Sır içimizdeydi ve biz en son oraya bakmaya akıl edebildik…

Bu yüzden bulamadık, doğru ya!!

Başarı, sevgi, aşk, kariyer, iyi anne-baba olma, sağlık… Ne hedeflerseniz hedefleyin bu hayatta, yaşam hep size yeni çelmeler takacak. Oyunun bir parçası deyip yılmayanlar asla kaybedenler takımında olmayacak. Yapmamız gereken sadece hayatı, önce kendimizden başlayarak tanımak..

Sonra da öğrendiklerimizi, fark ettiklerimizi insanlarla paylaşmak.

Kendi İç Dünyanızın Arkeolog’u olmaya ne dersiniz?


Hacı Bektaş ÖNAL
www.hacibektasonal.blogspot.com

Nasıl bir Demokratik Kitle Örgütü? Neden Lacivert Hareketi?


Birkaç arkadaşımızla birlikte farklı ne yapabiliriz diye düşünürken, yeni, yepyeni bir demokratik kitle örgütüne ihtiyaç olduğuna kanaat verdik. Sonra da yoğun bir çalışmayla da bu yapının kurulum çalışmalarına başladık.

Bu yazıda kurma çalışmasında olduğumuz Lacivert Hareketi için nasıl bir misyon ya da vizyon belirlediğimizi özetlemek istiyorum. Yüzünüzü Lacivert'e boyamaya hazır mısınız?

Günümüzdeki demokratik kitle örgütlerini incelediğimde, neden çağın gelişen trendlerini takip ederek kendilerini yapılandırmayı hedeflemediklerini düşünmüşümdür. Kurumlar kendilerini sürekli gelişime, sürekli yeniliğe açma konusunda olsun; liderlik örgüt yapısı gibi konularda olsun günümüz başarılı kurumlarından öğrenecekleri çok şey var.

Bunu birkaç madde ile açalım:

Organizasyon:
Başarılı kurumların organizasyon şeması kesindir. Her kişinin görev tanımı bellidir. Kimse kimsenin görev sahasına girmez. Toplantılarda karşılıklı görüş alışverişi dışında, herkes kendi uzmanlık alanından birinci derecede sorumludur.

Günümüzün sivil toplum kuruluşlarına baktığımızda, herkes her şeyi yapar. Bir bakarsınız en ufak bir konuda bile birçok fikir atılır. O ufak konunun değil işleyişi, karar alma sürecindeki usulün belirlenmesi konusunda bile sert tartışmalar yaşanır ve o kurum lideri duruma el koyar ve liderin kafasına göre tüm kararlar alınır.

Liderlik:
Trendi takip eden kurumlarda lider, bağlı bulunduğu organizasyonun eksiksiz şekilde işlevini sürdürmesini takip eder ve asıl görevi organizasyonu temsil etmektir. Tüm alt görevler alanında uzmanlarca görevlendirilmiş birimlerin sorumluluğundadır. Her departman kendi uzmanlarını yetiştirirler.

Oysa günümüz felsefesinde lider ne yazık ki her şey demektir. Liderin iki dudağı arasından çıkan her türlü söz emir telakki edilir. Lider tüm konularda, tüm alt birimlerde uzmanlığı olsun ya da olmasın, kayıtsız koşulsuz egemen karar merkezidir. Örneğin siyasi partilerin milletvekili, bakanlar kurulu listeleri ile belediye başkan adayları ve meclis üyeleri başkanın bireysel not defterinde şekillenir. Sonra kamu oyuna duyurulur. Aday adayları kendilerinin aday olup olmadığını basından öğrenir.



Kariyer-Gelişim:
Başarılı organizasyonlarda her birey daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak için üstlerinin deneyimlerini almak konusunda bir uğraş içindedir. Bilgi birikimi düzenli toplantılar ile aktarılır. Tatlı bir rekabet ortamı yaratıldıktan sonra gerekli atamalar yapılır.

Günümüz yapılanmalarında ise tüm yükselme kararları lidere olan yakınlığınız ya da kulis becerinizle doğru orantılıdır. Sizden çok daha iyi birinden önce yükselmek isterseniz çok emek harcamanıza gerek kalmadan direk yapacağınız doğru kişi ile doğru yerdeki bir sohbet ile tüm kapılar size açılacaktır.

Eğitim:
Çağdaş örgütsel işleyişine göre kurumlarını yöneten evrensel liderler üyelerinin gelişimlerine çok önem verirler. Bireysel gelişim kurumun gelişimi açısından son derece önemlidir. Bu yüzden alanında uzman eğitmenler tarafından büyük bütçeler karşılığında önemli eğitimler planlanır. Çalışan kişi de kendisine yapılan bu yatırım karşısında kurumsal bir bağlılık içine girecektir.

Kurumlarımızda ise eğitim dediğimiz zaman kurumsal programı ve tüzüğü akla gelir. İletişim Becerilerini arttırma, mülakat teknikleri, stres yönetimi, toplantı yönetimi, zaman yönetimi gibi direk sonuca yönelik eğitimler günümüz kurum liderlerinin aklının ucuna bile gelmez. Taban bu tür eğitimleri talep etmez ve ne yazıktır ki pek bu tür eğitimlerin farkında değildirler.

Sistem:
Kurumsal yapısını çağdaş örgütlenme üzerine kurgulamış sivil toplum kuruluşları çeşitli yönetim sistemleri konusunda eğitim almak, bu konuda çok uluslu kabul edilirliği (akreditasyon) olunan belgeleri almak konusunda uğraş içindedir. Bu tür yönetim sistemlerini uygulayan kurumlarda tüm işleyiş kusursuza yakındır.

Kurumlarımız bu tür belgeleri ve kalite yönetim sistemlerini pek talep etmezler. Alışa gelmiş metotların her zaman işe yaradığı savunulur.

Halkla İlişkiler:
Çağdaşlaşmayı hedef edinmiş demokratik kitle örgütleri, PR departmanları kurarak ve bu bölümdeki üyelerine önemli kişisel gelişim eğitimleri aldırarak halka olan iletişimini arttırmaya yönelirler. Ücretsiz telefon hatları kusursuz hizmetin olmazsa olmazıdır. Sürekli anket ve geri-bildirim çalışmaları düzenlenir. İletişim konusunda uzmanları bu departmanlarında görevlendirirler.

Günümüzün kurumsal yapılarında ise bu konuda yapmış olduğu çalışmalar yüzeyselden öteye gidemez. Web siteleri bilgi aktarımı şeklindedir. Mail adreslerine gelen mailler alanında uzman iletişimciler tarafından yanıtlanmasını geçtim, birçok defa dikkate alınmaz. Halktan gelen bir eleştiri olduğunda, eleştiriyi yapan kişi hakkında casus gibi suçlamalar yapılır.

Pazarlama:
Çağımızın bir “rekabet” çağı olduğundan, en önem verilmesi gereken hususların başında pazarlama gelmelidir. Yine uzmanların bilimsel araştırmalar sonucunda elde ettikleri verilere dayanarak hazırlamış oldukları materyaller pazarlama görsellerinde kullanılır. Pazarlama stratejileri uzun soluklu ve sosyo-ekonomik analizlere göre hazırlanır. Pazarlama departmanları bir kurumsal işleyişin en çok yatırım yaptığı bölümlerdir. Halka ulaşmak konusunda nokta atışı görsel temalar kullanılır.

Günümüz kurumları ise her zaman en doğruyu yaptıklarını ancak halkın bunu anlamadığını savunurlar. Genelde pazarlama ekipmanları olarak afiş ve duvara spreyle yapılan yazılar ağırlık kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı esnasında sıklıkla kullanılan anons araçları ise en etkili yöntem olarak düşünülse de sonuca etkisi sıfıra yakındır. (geçen anons araçlarına göre oy veren tanıdığınız oldu mu?)

Rekabet:
Günümüzün ileri organizasyonlarında rekabet, kendi önemli ve fark ettiren özelliklerini ön plana çıkarmakla sınırlıdır.

Oysa günümüz kurumlarını incelediğimizde; organizasyonlar birbirini yıpratmak konusunda bir çaba sarf ederken, herhangi ciddi proje hazırlamak konusunda gönüldaşlar habersizdir.

Söylem ve Sloganlar:
Örgütlenme açısından başarıya ulaşmış kurumlar, söylemlerini geliştirirken mutlaka insan psikolojisini dikkate alırlar. Dünyanın gelişimleri takip edilir. Bu gelişmeler dikkate alınarak söylem politikaları geliştirilir. Bu konuda uygulanan model CRM – Müşteri Odaklılık Yönetimi- dir.

Kurumsal açıcan günceli takip edemeyen çoğu kurumlarımızda ise genel olarak 25-30 yıl önceki slogan ve söylemleri yineler yineler dururlar. Çağın gereklerine özgü yeni söylemleri geliştirmek çok mümkün değildir.

Ortaklaşma-İşbirlikleri:
Çağdaş yapılarda liderler stratejik işbirliklerini son derece önemserler. Bir araya gelebilmek ve eşit emek harcamak da önemli bir başarı kriteridir. Dış kaynaktan temin –Outsource kullanımı- kurumlarımızın önemli politikalarıdır.

Oysa kurumlarımız bir araya gelmeye, siyasi bileşen ve derneklerle eşgüdüm sağlamaya sıcak bakmazlar. Çünkü her derneğin ya da oluşumun mutlaka bir kulpu vardır. Ve hiçbir sivil toplum kuruluşu kendileri kadar iyi, samimi ve güçlü değildir. İlle birleşilmek isteniyorsa, adres kendi çatıları altında olmalıdır görüşü hakim olduğundan çatılar çöker ama iş birlikleri birer şehir efsanelerine döner.

Tüm bu maddelerde Lacivert Hareketi her zaman çağdaş yapıları ve trend yönetim felsefelerini takip edecektir. Yüzümüzü laciverte boyadık. Bu renge sizi de davet ediyoruz.

Hacı Bektaş ÖNAL
Lacivert Hareketi Kurucular Kurulu

19 Ekim 2010 Salı

Bana Markanı Söyle *



Keyifle okuduğunuza inandığım elinizdeki bu gazetenin marka danışmanı olarak yine bu alanda bir paylaşımda bulunmanın daha doğru olacağından konumuz MARKA olsun.
Marka nedir?

Bir ticari malı, herhangi bir nesneyi tanıtmaya veya benzerinden ayırmaya yarayan özel isim veya işarettir marka. Ancak markaların da yaşayan birer organizma olduğunu düşünenlerdenim. Bu yüzden ticari bir obje olarak sıklıkla değindiğimiz bu konuda bu sefer farklı bir yaklaşımda bulunalım.

Ünlü marka gurusu Tom Peters “Kendini markalaştır” diyor.

Kişisel olarak da markalaşmamızın 21. Yüzyılın bireysel trend hedeflerinden olduğunu ifade edenlerin sayısı az değil. Özellikle de belli amaçları olan, duruşu bakış açısı olan kişilerde. Sizin çevrenizdeki marka değeriniz ne hiç düşündünüz mü?

Hergün aldığınız e-postaları düşünün.
Hangisini görür görmez açıyor, hangisini okumadan siliyorsunuz.
Arkadaşlık ortamında siz konuşmaya başlayınca herkes susup sizi dinliyor mu?
Tüm bunlar belki de çok basit de olsa marka değerimizin bir göstergesi.

Erol Evgin bir markadır örneğin. Haydar Dümen ülkemizdeki en çok okunan gazeteler sıralamasına tesir edebilecek büyüklükte fenomen bir markadır. Erol Taş kötü adam karakterinin olmazsa olmazıydı. Fazıl Say alanındaki belki de en büyük marka değerine ulaşan kişidir. Yıldız Kenter keza öyle. Beethoven bir marka değil midir? Mustafa Kemal bu topraklardan da öteye geçmiş büyük bir markadır aslında.

Bu yazıyı şu anda okuyan sizler de lütfen kendinize şu soruyu sorun “Alanındaki en önemli isimlerden biridir ve bu alanda ne zaman bir otoriteye ihtiyaç duyulsa mutlaka fikri alınandır O” daki “O” siz misiniz? Ya da ne kadar sizsiniz?

Derhal bir alan belirleyelim kendimize. Ve o alanda markalaşalım. Belki de biz öldükten sonra yaşayacak tek şeyimiz marka değerimiz.

Siz de kuşaktan kuşağa yayılan bir mit olmak istemez misiniz?

Sevgilerimle,

Hacı Bektaş ÖNAL

* Bu yazı "İzmir Yalı Çapkını" gazetesindeki "Marka Bakışı" isimli köşemde yayımlanmıştır.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Emek En Yüce Değerdir



Emek nedir..

Emeğin ne demek olduğunu emek harcamayanlar bilemez. Bu basit bir kuraldır. Ve hayatın diğer basit kaideleri gibi doğrudur, gerçektir, yalındır…
Külhanbeyi gibi oturmalar kalkmaları pek biliriz. Özellikle de oturuşumuzdan ya da kalkışımızdan başka mesaj verecek başka bir gücümüz yoksa. İnsanları hor görmeye bayılırız. Emeği küçümsemeyi iyi biliriz. İnsanı küçümseriz emeği küçümsediğimizle paralel olarak.

Bilmeyiz mesela yerin metrelerce altında ekmeğini kazanan işçi görmek istemez mi güneşin doğuşunu.. yaşamak istemez mi bir tır şoförü kırlarda alabildiğince özgürlük koşusunu.. denizden ne çıksa yemekten öte ekmeğini çıkaran emekçi kardeşim istemez mi o bol getirili takım elbiseli işlerde çalışmayı..

Birbirimizden ne kadar yoksunuz.. ne kadar habersiziz. İçimizde yer ettiğimiz hırslarımızın esiri olduk. Ellerimizi o kadar da kolay uzattık ki kelepçeler takılsın diye ihtiraslarımıza.. yaşamayı sevmez olduk. Her nefesimizin yeni bir mucize olduğunu düşünmez olduk başlı başına birer mucize olan hayatlarımızda..

Emekti konu..

Emek harcamak.. harcadığınız emeğin karşılığını hak etmek ve almak. Ve bu kazanımları sevdiklerinizle doyasıya paylaşmak..mutluluğun kuşaklar boyunca çizilemeyen resmi bu olabilir mi.

Sadece iş anlamında bakmayalım olaya. Bir insanı sevmekle başlar aslında emek serüvenleri emek ister sevgi.. coşku ister. Yılgınlığa tahammül yoktur. Her yeni gün yepyeni hesaplaşmalar için bir fırsattır durağanlığa..

Sonra aile.. emek harcarız sevdiklerimiz için. Yedirmeyiz haklarını yok.. Mertizdir.. delikanlıyızdır. Sadece kendimize gelecek tehditlere ve haksızlıklara tahammülümüz olur, ailemizse konu aslan olur kükreriz, sel olur taşarız. Emek kutsaldır en az aile gibi.. sevda gibi tutkuludur.. yaşam gibi gerçektir.. ömür gibi değerlidir her anı..

Dokunalım emeğini hakça kazananlara..
Bizler de birer emek savaşçısı olalım.

Kendi emeğimizi yedirmeyeceğimiz gibi emeğin istismarını da önleyelim.
Vee haykıralım dosta düşmana..

EMEK EN YÜCE DEĞERDİR..

Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

11 Ekim 2010 Pazartesi

Ask Tek Hecedir...


Ask dökülüyordu dudaklardan..

Henüz hayatlar grileşmemiş, duygular körelmemişken aşk bakıyordu gözler..

Henüz yaşamlarda kin egemen olmamış, insanlar sabahları birbirine 'günaydın' diyebiliyorken aşk işitirdi kulaklar..

Henüz Fikriye'nin çok yaralı yüreğine Kemal Pasa düşmemiş, Mevhibe'nin kalbi İsmet Paşa için atmazken aşk yaşanırdı..

Belki de Güzel Kasturba'nın aklında hiç yoktu Gandhi.. Ya da Eva Braun ile Adolf Hitler beraber yürüdükleri hayatlarını beraber sonlandırmaya karar verdiklerinde de yer yüzünde aşklar vardı..

Fidel Castro'ya Dalia Soto del Valle asık olduğunda yine dünyada sevdalar vardı. Ya da Pia şiiri hiç yazılmamış, İzmir Smyrna diye anılmaya bile başlamamışken aşkı yaşıyordu insanlar iliklerine kadar..

Deli Ferhat Divane Şirin’i tanımamıştı aşkın ilk yürekleri sızlattığında. Ateş bulunmamıştı belki ama ateş düşüyordu bir bakışla bile yüreklere.. Tarihin belki de ilk ask trajedisi Kabil, Habil'i katletmemiş, yasak elma dalından koparılmamıştı aşk var edildiğinde..

Gelecekte ne devrimci liderler gelecek.. Hepsi büyük izler bıraksa da ölecekler.. Binalar yapılacak ve çökecek.. Devletler kurulacak ve dağılacaklar.. Aşk kavramı hep var olacak ve tüm bu gelişmelere tanıklık edecek..

Yüreğimizi aşkla doldurmaktan başka bu dünya için daha yaşanılası bir strateji gelmiyor aklıma..

Aşk tek hecedir ama aşkı yasamak ömürler asırlar sürer.. Radyodan Aşk Yeniden şarkısını istiyorum tüm yasayanlar için.. Ve her bir nefesini aŞkla alan güzel aşıklar için..

Sevgiler,

Hacı Bektaş ÖNAL
http://www.hacibektasonal.blogspot.com/