Korkmadan, hiçbir yapmacıklığa kaçmadan kendimi koydum bu yazıya.. Nasıl bu kadar cesaretli olabildim, onu da bilmiyorum. Yazmak iyi geldi her zaman, belki de ondandır. Ya da yazmak, en kolayıydı aslında…
Bu gece sana bir fevkaladelik anlatmak istiyorum. Seni, sana anlatacağım.
Daha önce hiç kimsenin vermediği bir mutluluk vermek istiyorum sana. İçimdeki coşkunun bir zerresini versem zaten inanacaksın bana. Sana daha önce hiç kimsenin seslenmediği kadar içten ve yakından seslenmek istiyorum. Hücrelerimin her bir tanesi tanıklık yapacaktır ki bana; güzellikleri, ama sadece güzellikleri barındıran bir gelecek vermek istiyorum sana. Gecenin öyle bir saatinde gelmek isterdim ki sana, hiçbir ardına bakmadan dinleyebil beni. Geçmişin tüm tahribatlarından arındır kendini… Ve her bir tümcemde, içten gelen her bir cümlemde beni bul. Çünkü beni bulduğunda kendinle yüzleşeceksin bir bakıma. Ben senin küçük yansımanım sadece…
Bu gece sana bir mucize anlatmak istiyorum. Seni, sana anlatacağım.
Beğenmiyoruz hiçbirimiz dünyanın geldiği neticeyi, evet. Lakin bir istisna olamaz mıyız sence? Sevmeye yıllardır kurulmamış yüreklerimizi yeniden kursak mı ne dersin? Yaşamın gri olan her noktasını, küçük bir fırça darbesi ile gönlümüzce boyasak? Ve benzemesek hiçbir yığınlaşmış, tepkisini yitirmiş insan sürüsüne? Bu gece sadece seni yazmak istiyorum. Sen, sevginin kalbimdeki isyanı… Sen, güzel sözlerin sadakatle imtihanı… Sen, bir sergüzeşt yaşamın kıyısında…
Bu gece sana bir muhteşemlik anlatmak istiyorum. Seni, sana anlatacağım.
Güzel olan, doğru olan, erdem olan ne varsa peşinden gitmeye adamaktır gayem. Güzel olanı, doğru olanı; dahası erdem olanı sende vücud buldurmaktır. Hiç kimse bunu yapmaya bu kadar yakışmamıştı, bu bir özlemdi geçmişten gelen…
Belli belirsiz ayarlamıştık oysa kendimizi hayatın rutinine. Yaşam, bize küçük zaferleri rüşvet olarak veriyordu. Bizler de “miş” gibi yapma oyununu oynuyorduk. Hakikaten, daha önce söylemiş miydim en sevdiğim oyunun “miş gibi yapmak” olduğunu? Hayatın bizlere biçtiği daracık gömleklere nasıl da sığmayı başarmıştık?!
Mutlu muyduk? Sahte bir mutluluk dünyası çizdiğimizden bu soruyu sormuyorduk kendimize. Nereden çıktın hakikaten sen? Öylesine sahteliğe inandırmıştık ki kendimizi, uydurduğumuz yalanlara kendimiz de inanıyorduk.
Bu gece sana bir isyanımı anlatmak istiyorum. Seni, sana anlatacağım.
“İsyan” ne büyük kelime… Söylerken bile içi ürperiyor insanın. Günümüz sevgilerinin tükettiği her şablon ilişkiye inat, güzel bir isyan türküsü olmalı ismin dudaklarımda. Her koştuğum zaferleri bir kenara bırakamayacağımı sanıyorsun değil mi? Kurduğum ihtişamlı geleceği risk edemeyeceğimi düşünüyorsun belki de… Prensip denen parangalarımdan kurtulamayacağımı? Güzel insan olmanın verdiği tüm şımarıklıkla, her şımarıklığın beraberinde gelen özgüvenle, her özgüvenin doğal kimyası olan gür sesle konuşma hevesiyle yazıyorum ki; bu bir mucize. Yaşanılası, heybetli bir mucize…
