
Birçoğumuzun en büyük hayali ikinci sınıf ekonomi dergilerinde palazlanan "başarı öyküsünün öznesi" olmak değil.
Sedeften bir ambalaj içinde bizlere sunulan yaşamsal ödülün, "tek bir alana odaklanmış bir kariyer planı" olmadığını da kestirebiliyoruz nihayet..
Peki ya ne? Neden yaşıyoruz? Ne yapmak için geldik ya da gönderildik dünyaya? Keşfedebildik mi neden var olduğumuzu? Kişisel yazgımızın bize çizdiği yaşamda başarılı olmak için gösterdiğimiz çabalar; yaşamsal benliğimizin, ruhani varlık nedenimizin çok gerisinde kaldı. Ve bizler hayatı özümsemeden hep biryerlere yetişmek ister gibiyiz. İstediğimizden çok uzak; olmak zorunda olduğumuz yerler... Ve hep türdeş aceleciği yaşar dururuz..
Afrika'da kayıp bir kenti arayan arkeologlar şehre bir an önce ulaşmak için acele ederler. Eşyalarını yerliler taşımaktadır. Bir ara yerlilerin anlamsız yere durduklarını görürler. Aceleyle yanlarına giderler ve daha hızlı hareket etmelerini isterler. Yerliler cevap vermez ve oldukları yerde sessizce beklemeye devam ederler. Arkeologlardan biri liderlerin liderlerine neden beklediklerini sorar. Yerli: "Ruhlarımız geride kaldı" der. Bulutların Ötesinde filminden / Michalengelo Antonioni..
Bizler ruhlarımızın çok gerisinde kaldık. Ruhlarımız yaşamı özümsemek, her anını dolu dolu yaşamak, sevginin anlamını hissetmek için bekliyor. Oysa bizler hep biryerlere gecikmişçesine koşturuyoruz. Hayatı keşmekeş haline getirmek konusundaki başarımız tartışılmaz doğrusu..
Düşünsenize günlük devinim arasına kaç insan sıkıştırıyoruz. Kaç insan hayatımıza giriyor? Kaç insanla günlük sohbetlerimiz oluyor..Kaçı ile aynı güzergahtaki toplu ulaşım aracına bir an için biniyoruz.Ve tüm bu insanların kaçı aklımızda, belleğimizde, benliğimizde yer ediyor..
Elbette ki pek azı.. Oysa her insan özgün bir hikayedir. Ve her hikaye mutlaka dinlenmeye değer..
Dinleyelim..
Ortalama insan ömrünün 70 sene olduğunu varsayalım. (Cahit Sıtkı Tarancı'nın 35 e yolun yarısı derken mutlaka bildiği birşeyler olmalı) İnsanlara mutlak şekilde ihtiyacımızın olduğu ilk 5 ve son 5 yılı çıkarırsak kendi irademizle geçirdiğimiz 60 yıl var. Bilerek, isteyerek, kendimizi ve hayatımızı tanımak için sahip olduğumuz 60 yıl..
Peki neler yapıyoruz bu süre zarfında? Okuyoruz, çalışıyoruz, seviyoruz, leziz yemekler yiyoruz... Dostluklarımız, sevdalarımız, taraflılıklarımız oluyor. Peki hayatı gerçekten dolu dolu yaşayabiliyor muyuz?
Gerçek sevgiye, gerçek saygıya, gerçek mutluluğa ulaşabildik mi? Bu soruya kaçımız olumlu yanıt verebiliriz ki? Herşeyimiz "idareten" , herşeyimiz "olması gerektiği için".. Sevgiler sahte, tutkular yalan, dokunuşlar sahtekar.. Yediğimiz yemeği 10 dakikaya sıkıştırıyoruz. Dinlemiyoruz, sadece konuşma sırasının bize gelmesini bekliyoruz. Çoğu zaman beklemiyoruz bile. Sevgiler ve sevmeler çok yorgun artık.. Gülümsemeler içten değil artık sahte ve erotik..
"Hayata 17 ekran Philips monitörden ya da 76 ekran Sony TV ekranından bakıyoruz." A. Şerif İzgören / Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır. -kitabı mutlaka öneriyorum- Aldığımız her nefesin gerçek bir mucize olduğunu düşünebilen bir fikir yapısına sahip değiliz. Çevreyi sevmiyoruz, yok ediyoruz.. Hayvanları sevmiyoruz, yok ediyoruz.. Sevgileri sevmiyoruz, yok ediyoruz..
Ruhlarımız o kadar geride kaldı ki kaybettik onları..
Ruhsuz dolaşmaya alıştık işin kötüsü..
Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder