bektas

bektas

4 Kasım 2016 Cuma

Yalnızlığın Dayanılmaz Hafifliği

Yeni 1+0 evleri tam size göre.. Toplamda 45 metrekarelik yaşam alanında tam bir konfor sunuyoruz. Tek yapmanız gereken şey göbeğinizi biraz çekmeniz ve daha az soluk almanız.

Ev içinde katlanınca yatağa dönüşen televizyon, çekince oturulan ütü, konuşunca batan ünlü, serilince uçan halı, susunca gözleri, gözleri susunca terlikleri konuşan eş de dahil sadece 750 bin TL. "Çok Pis Öperim Rezidıns" kalitede güvence.. Hizmetlerimiz bununla da sınırlı kalmıyor. 

Pul koleksiyonu derdine de son veriyoruz.. Eve gelen misafirler 2 ye ayrılır. Gelmesini istedikleriniz ve gelmesini istemedikleriniz. Gelmesini istemediklerinize hazır bahane: evde yatak yok koltuk da yok hatta evde hiç yer yok.. Gelmesini istediğiniz arkadaşlarınız için ise en büyük hizmetimiz evde koltuk yok. Direk yatak üstü sohbet var. Eeee gerisi size kalmış. Teşekkürler  "Çok Pis Öperim Rezidıns" 

--

Çok ironik geldi sanırım. İroni kısmının gerçekliğini tartışmayı bir tarafa bırakalım, bir gerçek var ki artık iyice yalnızlaşıyoruz. Çağın barınma trendi olan 1+1 ya da 1+0 sizlere sunduğu şey: kullanışlı ve konforlu evler... Konfor: misafir yok..

Sizi aylarca karnında, yıllarca sırtında taşıyan ailelerinizden kendinizi izole etmeniz için harika bir fırsat.. Gerekli gereksiz arkadaşlardan, şu ilişkinin artık adını koyalım diyen sevgililerden ayrışmanızı sağlayan büyük olanak.. 

Toplumda iyice yalnızlığı seçtik. Toplu ulaşım araçlarında ya da otomobillerinde asla gülmeden işlerine giden ve dönen milyonlarca insanın oluşturduğu bir güruhuz artık. Yaşamsal umutlarımız ve hayallerimiz yerlerini bizleri daha mutsuz kılan rituellere bıraktı... Ve biz çok "pis" yalnızlaştık..

Hayattan ve hiçbir şeyden keyif almamamız gerçeğini kabul edelim. Şu an İstanbul'da yaşayan 500 bin kişi hiç deniz görmemiş.. Yani boğazı yaşamamış, martılara gevrek atmamış, bir garip Orhan Veli olmamış 500 bin kişi. Tam bir dram değil mi?

Birşeyler yapmazsak hayatlarımız iyice grileşecek. Karbon kağıdından çıkmışçasına aynılaşacak. Ve coşkumuzu kaybedeceğiz.

Yalnız olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayacağız..

En kalbi duygularımla,

H.Bektaş ÖNAL

30 Ekim 2016 Pazar

Asuman ve Fatma


"Çok mutsuzum" dedi kız arkadaşına Asu.. (Gerçek ismi Asuman'dı ve babannesinin ismi olsa bile kullanmak istemiyordu. Babannesinin neyini kullanmıştı ki ismini kullansın..)

"Hayatta hiçbirsey düzgün gitmiyor." diyordu o çok pahalı sigarasından bir tek daha yakarken...

Gümüş işlemeli zippo çakmağı ile sigarasını yakarken başını karizma şekilde yana eğdi, ilk nefesini aldı ve dumanı üflerken de aşk hayatının onu tatmin etmediğinden yakındı.

Plazanın 10. katındaki 1+1 studyo evinin kirasını babası ödüyordu ödemesine ama aldığı harçlık Urban Satchel Louis Vuitton çanta almaya yetmiyordu ve bu konu kafasına takılıyordu.

Ralph Lauren Notorius diye bir parfüm vardı ve dünya üzerindeki seçkin hanımefendiler bunu kullanıyorsa, kesinlikle O da kullanmalıydı..

Iphone7 telefonunu eline aldı ve instagramı açtığında ilk gördüğü manzara O'nu yıkmıştı: Cok beklediği Halloween Party çok yaklaşmıştı ve hala kostüm işini halletmemişti..

....

Bu anın yaşandığı şehirden kilometrelerce uzakta Fatma ise ders çalışırken bir anda kendini hayal kurarken buldu.. Okuyacak ve doktor olacaktı.

Köylerinin yolları her kar yağdığında kapandığından en ufak hastalıklar bile ölümcül olabiliyordu.. En yakın hastane ilçe merkezindeydi ve kışın ulaşmak imkansız olabiliyordu.

Annesi zaten 4. Kardeşini doğururken kan kaybından ölmüştü. İsyan etmedi hic Fatma. Ama yaşından büyük sorumluluklar aldı sırtına..

Her gün babasının ve kardeşlerinin çamaşırını, bulaşını yıkamaya yüksünmezdi..

Birgün eve misafirler geldiğinde hayatının en kara gününü yaşayacağını elbette bilemiyordu.. Köyün varlıklısı Rüstem Ağa'ya 4 koyun karşılığında evlendirilecekti.. Rüstem Ağa'nın 3 karısı daha vardı.. Okuldan yani hayallerinden yani geleceğinden zorla koparılıp, yağlı bir bedenin altına itilen Fatma ise henüz 13 ündeydi..

...

Asuman ve Fatma..
Bu topraklarda doğdu.. Ailelerini doğarken seçmediler.. Bir kader yazılmıştı onlara ve bu kaderin birer oyuncusuydular..

Ortak tek bir özellikleri vardı; mutsuzdular.. Biri mutsuzluk dramının en sade en saf en temiz kurbanı; Fatma.. Diğeri ise hayatın ona sunduğu hiçbir nimeti anlamamış olan Asu..

Hayatta çok fazla isyan eden insanla karşılaşıyorum.. Çoğu hikaye bana şımarık geliyor.. Evet adaletsizliği biz yaratmadık ve bu duruma karşı sorumlu tutulamayız.. Ama yine de ölümcül hastalıkları olan, yakınlarını zamansız kaybeden insanları ya da yazıdaki Fatma'nın hayatını hep aklımızın bir kenarında tutalım..

Olur olmaz çok küçük şeylere kafa takmamız bizi duygusal bir insan yapmaz; şımarık bir insan yapar.

Kendi yarattigi arabesk denizinde boğulan zavallı Asular'dan olmamanız dileğiyle...

En kalbi duygularımla,

H.Bektaş ÖNAL

29 Ekim 2016 Cumartesi

Ben sizi köleleştiren sistemin adıyım..


Merhaba insanoğlu. Ben senin efendinim. Sizler de benim aciz kölelerimsiniz.. Susun ve itaat edin.

Sizlere "Yaşamda basarili olma yarışı" adında parangalar takan, acılarınızı, mutluluklarınızı, hüzünlerinizi ve herşeyden önemlisi tepkilerinizi tek kalem haline getiren sistemin adıyım ben: Sıradanlık..

İsimleriniz farklı, doğduğunuz yerler farklı ancak hepiniz aynı formülün içeriğindeki çaresiz figüranlarsınız..

Çocuklarınız doğar doğmaz yarışa hazırlama hırsına sizi iten şey egolarınız.. Çocuklarınızın daha sokakta dizleri kanamadan, dişe dokunur bir mahalle maçı yapmadan yabancı dil egitimli çok pahalı ana okullarına itelenmesi size dayattığım sistemin bir parçası...

Haydi itiraf edin.. Çocuklarınızın ne kadar özel olması, çok zeki olmaları aslında sizlerin ne kadar zeki ve özel olduğunuzun yansıması diye düşünüyorsunuz.. İleri mi gittim? Peki şimdilik içinize  attığım bu çapa başınızı ağrıta dursun ele geçirdiğim ruhlarınızı kutsamaya devam edeceğim...

Buraya kadar birçok konuya hiddetlendiğinizi biliyorum ve yine biliyorum ki bu yazıda kendinizi buluyorsunuz. Tepkileriniz aslında kendinize..

Farkında olun ya da olmayın hayat akışkanlığını çoğunuz kaybettiniz.  Günleriniz, yaşadıklarınız, izledikleriniz, seyrettikleriniz aynı paradoks ile karşılaşıyor: sıradanlık..

Ben sizi hapis alan sistemin adıyım..

Çocuklarınızı doktor, mühendis olarak yetiştiriyorsunuz. 3 yaşında telefonsuz tabletsiz uyuyabilen cocuk var mı artık? Bu, teknolojinin gelişimi kisvesi altında onlara kötü örnek olarak maf ettiğinizin kanıtları.. Çocuklarınız 5 yaşında 2 dil konusabiliyor ama duygularını hiçbir dilde ifade edemiyor.. Hayalleri olmayan, hayal kuramayan, zaten hayalleri sizler tarafından inşa edilmiş duygusuz bir nesil daha yetişmiyor mu?

Çok büyük adam, belki bürokrat olacak diye yetişip eninde sonunda mutsuz olan, yaratıcılık yeteneği gelişmemiş nesiller yetişmesinin kime ne faydası var?

Yanit : Bana faydası var!

Dayattığım ve az seçenekli yaşamları kendinize ve cocuğunuza bir elbise misali giydirirken, geçen yıllarda sorgulama özelliğinizi alıyorum.. Hayallerinizi tekdüze yapıyorum.. beğenilerinizi tek kalemden çıkarıyorum..

Sisteme o kadar dahil olmuşsunuz ki sisteme siz bu kadar dahilken zengin olan malı götürenleri farketmiyorsunuz..

Beyniniz uyutuldu.. Uyutan kim?: Ben. Yani sistem.. Çocuğunuz cok çapkın (yani gay değil) çok yetenekli çok zeki ve çok başarılı (tıpkı anne ve babası gibi) bir de sanata cok meraklı, hocaları kendisinden cok memnun (çağın gerektirdiği tüm özellikler var cocugunuzda, siz mükemmel insansınız çok doğal ki çocuğunuz da mükemmel).

Benim çocuğum çok yeteneksizdir, eşcinsel olmasından süpheleniyorum, sınıftakilerden biraz daha geri zekalı diyen olmadığına göre burada bir formullestirme mevcut..

Formülün içeriği ne olursa olsun sonuçta fabrikasyon üretimi bir nesil..

Ben sizi egolarınıza köleleştiren sistemin adıyım.. Hiç biriniz isyan edebilecek kadar farkında ya da cesaretli değilsiniz..

Bırakın çocuğunuz Eski Foça'da balık tutan fukara ama mutlu bir balıkçı olmayı hedefleyebilsin. Hedeflesin ki sorgulamaya vakti olsun. Gün boyu yalınayak yere bassın ama okusun, araştırsın ve bilsin.. Ona dayatılan sistemle mücadele etsin..

Korkmayın..
Ruhlarınızı esaretten kurtarın..




30 Haziran 2016 Perşembe

Devlet Ana

Ağlama çocuk..
Bakışlarındaki o derin sessizliğinde daha fazla dövme bize.. Anlam veremeyisliklerine anlam yükleme..

1 senede 10 kitlesel katliam.. Terör kisvesi altında siyasi ranta kurban gitmiş yüzlerce can. Ve bu camlardan geriye kalan sadece koca birer hiç...

Çocuk babasının ya da anasının bayrağa sarılmış tabutun son bir kere daha bakıyor.. Bir el istiyor omuzunda.. Oğlum diyecek sen bizim evladimizsin artık diyecek bir el..

Yetkilileri bekliyor çocuk bu şefkat dolu devlet elini uzatan diye. Devlet ana son yılların en caydırıcı ve en etkili terörle mücadele yöntemini uyguluyor: Facebook ve twitter yavaşlatıyor.. Terör öğütleri nakavt! Artık tüm iletisim kanalları çökertildi. Ağlama çocuk devlet senin yanında..

Devlet teröre karşı sert ve acımasız bir karar daha alıyor vee yayın yasagi getiriyor.. İşte şimdi yandı terör örgütleri..

Ağlama çocuk. Devlet senin gözyaşlarını yakarislarina sessiz kalmaz asla.. Teröristlere karşı en büyük caydırıcı silahını kullanıyor devlet ana: KINIYOR..

İşte artık bir çok terörist kendisini sorgulamaya başladı.. Terörde dağılma mutlak.. Bu KINAMA ile kesin bir zafer alıyoruz çocuk yeter ki sen ağlama..

Kusurumuza bakma çocuk çok gerildi devletin ileri gelenleri.. düğün yapmadılar kızlarını everecekler. Bu düğün ertelenemez.. memlekette yaş var, ölü var kimin umrunda. Ne olur yanlis anlama çocuk bu düğün çok önceden belirlenmişti...

Çocuk bu defa yine İstanbul da ailene koydular ve biz yine Facebook yavaşlattik, yayın yasağı getirdik, kinadik.. daha ne yapalım?

Bu arada köprü açtık. Bugün bizim bayramımız demeye utanmadik.. havai fişekleri patlattik gökyüzünde çocuk yeter ki sen ağlama, yeter ki pisi pisine ölen annenin, iki rant kurban edilen babanın rksindan bakakalma....