bektas

bektas

7 Mart 2010 Pazar

Farklılıklar Üstüne..

İyi bir insan mısınız?

Eveeet yanıtını söylemeseniz bile içinizden geçirdiğinize eminim.

Pek çoğumuz "iyi adam" sıfatını sıklıkla kullanırız 3. şahıslar için. "İyi bir insandır O." cümlesindeki "iyi" kelimesi ne kadar derindir, manidardır..



Neye "iyi" deriz? İyi olan şey bizi mutlu eden kişi ya da durum mudur yoksa evrensel (yazılı ya da yazısız) kurallara göre olumlu sonuca götüren kişi/durum mudur? Peki olumlu nedir?



Kızılderililer ile Anadolu halkının doğruları bir midir? (Hoş, Kızılderililerin bir Türk kavimi olduğunu idda edenlerin sayısı oldukça fazladır) Ruslar ile Nijeryalılar aynı durumlara benzer tepkiler gösteriyor mu? Irak ve Norveç vatandaşlarının kültürel açıdan benzer yanları var mıdır?



Bize göre ahlak kurallarıiçinde görülen bir kavram başka bir kültüre göre çağdışı olarak yorumlanabiliyor. Tartışmalar da, uzlaşı felsefesinden uzak olmamızın temelinde yatan nokta da bundan kaynaklanıyor.



Bizler yalnız ve yalnızlığının çözümü konusunda çaresiz olan yaratıklarız!..



Konuşma ve tartışma kültüründen ne ara bu kadar uzaklaştık bilemiyorum ama artık en ufak görüş farklılıklarının olduğu yerde düşünsel savaşa dönüşen kavgalar eksik olmuyor..



Bu yaşıma kadar, bir tartışmanın sonucunda tuttuğu takımı (ki en büyük Beşiktaş), benimsediği hayat görüşünü, desteklediği siyasi partiyi, en sevdiği rengi... değiştiren insanlar görmedim. Belki de benim cahilliğim..



Bizler birçok konuda çok az şey bilirken, bu kadar çok konuşabilecek ahmaklığa düşen eşsiz yaratıklarız. Bu özelliğimizle gurur duyabiliriz. A. Einstein'in güzel cümlesine atfımızı yapalım: "Yalnızca iki şey sonsuzdur: evren ve insanoğlunun ahmaklığı. Bu arada birincisinden o kadar da emin değilim."



Fanatizm, özellikle de bizim gibi gelişmekte olan (gelişmemiş, geri kalmış demeleri raconu bozduğundan bu yumuşatılmış sıfatı kullanıyoruz) ülkelerde ciddi bir sorun. Okeyde taş çaldı diye adam bıçaklayanlar mı aramazsınız, dizi karakteri ölünce cenaze namazı kılanlara mı, tuttuğu takımın yenilgisi sonucunda kamp yerini basıp sporculara tekme tokat girenler mi ararsınız. E maşallah bu örnekleri ne kadar çoğaltabileceğimizi düşünün!..



Artık biraz okuma zamanı, biraz bilme ve gelişme vaktimiz gelmedi mi? Son okuduğumuz kitap denildiğinde Cin Ali ya da Ayşegül serisi aklımıza gelmese artık? Ya da 1 kilo kömüre oyumuzu satmayacak kadar gelişsek? Hangi partiye neden oy attığımızı, hangi partilere neden oy atmadığımızı bilebilsek nasıl olur? Feminizm boyutuna kilometreler kala cinsiyetimizin haklarını, fanatizme de mesafeler kala taraflılıklarımızı savunabilsek?.. Uzlaşabilsek.. Yakınlaşabilsek..



Yalnızlık gömleğini üzerimizden çıkarabilsek..



Tek düzelikten kurtulup artık dünyaya kendi gözlüklerimizden değil de farklı kültürlerin bakış açısıyla bakalım derim.. Çok popüler bir kelime, bu yazıda eksik kalırsa çatlarım toplum olarak "empati" kuralım derim.. Anlamaya çalışalım derim.. Derim derim derim..



Standart, makineleşmiş insan tipinden çıkıp, tercih ettiklerimizden değil etmediklerimizin gözleriyle bakalım biraz da hayata. O an neyi gerektiriyorsa (kendimiz, geçmişimiz ya da toplumsal dogmalar tersini gösterse bile) onu yaşayalım.. Anı yaşayalım..



Son söz Erma Bombeck'ten gelsin.

"Anı yaşa.. Titanik gemisinde tatlı ikramını geri çeviren bütün o kadınları düşün."



Afiyet olsun Türkiyeeee :)


Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

Ruhlarımız çok geride kaldı..


Birçoğumuzun en büyük hayali ikinci sınıf ekonomi dergilerinde palazlanan "başarı öyküsünün öznesi" olmak değil.

Sedeften bir ambalaj içinde bizlere sunulan yaşamsal ödülün, "tek bir alana odaklanmış bir kariyer planı" olmadığını da kestirebiliyoruz nihayet..

Peki ya ne? Neden yaşıyoruz? Ne yapmak için geldik ya da gönderildik dünyaya? Keşfedebildik mi neden var olduğumuzu? Kişisel yazgımızın bize çizdiği yaşamda başarılı olmak için gösterdiğimiz çabalar; yaşamsal benliğimizin, ruhani varlık nedenimizin çok gerisinde kaldı. Ve bizler hayatı özümsemeden hep biryerlere yetişmek ister gibiyiz. İstediğimizden çok uzak; olmak zorunda olduğumuz yerler... Ve hep türdeş aceleciği yaşar dururuz..

Afrika'da kayıp bir kenti arayan arkeologlar şehre bir an önce ulaşmak için acele ederler. Eşyalarını yerliler taşımaktadır. Bir ara yerlilerin anlamsız yere durduklarını görürler. Aceleyle yanlarına giderler ve daha hızlı hareket etmelerini isterler. Yerliler cevap vermez ve oldukları yerde sessizce beklemeye devam ederler. Arkeologlardan biri liderlerin liderlerine neden beklediklerini sorar. Yerli: "Ruhlarımız geride kaldı" der. Bulutların Ötesinde filminden / Michalengelo Antonioni..

Bizler ruhlarımızın çok gerisinde kaldık. Ruhlarımız yaşamı özümsemek, her anını dolu dolu yaşamak, sevginin anlamını hissetmek için bekliyor. Oysa bizler hep biryerlere gecikmişçesine koşturuyoruz. Hayatı keşmekeş haline getirmek konusundaki başarımız tartışılmaz doğrusu..

Düşünsenize günlük devinim arasına kaç insan sıkıştırıyoruz. Kaç insan hayatımıza giriyor? Kaç insanla günlük sohbetlerimiz oluyor..Kaçı ile aynı güzergahtaki toplu ulaşım aracına bir an için biniyoruz.Ve tüm bu insanların kaçı aklımızda, belleğimizde, benliğimizde yer ediyor..

Elbette ki pek azı.. Oysa her insan özgün bir hikayedir. Ve her hikaye mutlaka dinlenmeye değer..
Dinleyelim..

Ortalama insan ömrünün 70 sene olduğunu varsayalım. (Cahit Sıtkı Tarancı'nın 35 e yolun yarısı derken mutlaka bildiği birşeyler olmalı) İnsanlara mutlak şekilde ihtiyacımızın olduğu ilk 5 ve son 5 yılı çıkarırsak kendi irademizle geçirdiğimiz 60 yıl var. Bilerek, isteyerek, kendimizi ve hayatımızı tanımak için sahip olduğumuz 60 yıl..

Peki neler yapıyoruz bu süre zarfında? Okuyoruz, çalışıyoruz, seviyoruz, leziz yemekler yiyoruz... Dostluklarımız, sevdalarımız, taraflılıklarımız oluyor. Peki hayatı gerçekten dolu dolu yaşayabiliyor muyuz?

Gerçek sevgiye, gerçek saygıya, gerçek mutluluğa ulaşabildik mi? Bu soruya kaçımız olumlu yanıt verebiliriz ki? Herşeyimiz "idareten" , herşeyimiz "olması gerektiği için".. Sevgiler sahte, tutkular yalan, dokunuşlar sahtekar.. Yediğimiz yemeği 10 dakikaya sıkıştırıyoruz. Dinlemiyoruz, sadece konuşma sırasının bize gelmesini bekliyoruz. Çoğu zaman beklemiyoruz bile. Sevgiler ve sevmeler çok yorgun artık.. Gülümsemeler içten değil artık sahte ve erotik..

"Hayata 17 ekran Philips monitörden ya da 76 ekran Sony TV ekranından bakıyoruz." A. Şerif İzgören / Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır. -kitabı mutlaka öneriyorum- Aldığımız her nefesin gerçek bir mucize olduğunu düşünebilen bir fikir yapısına sahip değiliz. Çevreyi sevmiyoruz, yok ediyoruz.. Hayvanları sevmiyoruz, yok ediyoruz.. Sevgileri sevmiyoruz, yok ediyoruz..

Ruhlarımız o kadar geride kaldı ki kaybettik onları..
Ruhsuz dolaşmaya alıştık işin kötüsü..

Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com

Utopia


"Para savaşın can damarıdır." üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bu cümenin sahibi Thomas More 16. yüzyılda ölüm cezasına mahkum edilen çok önemli bir yazar/düşünür. Kendisi ve insanlık için en önemli eserlerinden bir tanesi Utopia'da (1516) yeryüzü cenneti ve toplumsal mutluluk örneği olan bir yönetsel yapıyı "alternatif" olarak sunuyor bizlere.. Mutlaka ama mutlaka öneriyorum..



Utopia aslında ortaçağ bağnazlığına karşı Hümanizm bayraktarlarından olan More'un bir tür başkaldırısıdır. Utopia'yı tam olarak anlamak için özellikle Platon'u bilmek ve insan olgusuna genel geçer dogmalarla değil bilimsel yaklaşmak gerekir. Bu yüzden Utopia'yı okurken Rönesans öncesi Avrupa toplumsal yapısını düşünmek gerekir kanısındayım.



Bu kitabı ve özellikle de More & Erasmus dostluğunu keyifle okudum. Çizdiği dünyanın uygulanabilirliğini ölçtüm.. Aslında kitabı okurken aklımdan bir saniye bile çıkarmadığım olgu "sorgu" oldu. Utopia'yı tanımaya başladığım ilk anlarda Kapitalist sistem ve bu sistemin dayattığı tüm kavramları sorgularken; bir süre sonra More'un fikrini ve dolayısıyla da şirin Utopia adasını sorgulamaya başladığımı farkettim.



Paranın zorunlu haller dışında kullanılmadığı, herkesin üretime eşit emek miktarı ile katıldığı, oluşan çıktıdan eşit miktarda faydlandığı, insan ihtirasının birer delili sayılabilecek borsanın, tahvillerin, hisse senetlerinin olmadığı bir dünya (kabaca sosyalizmin temeli demek yanlış olmaz sanırım) kulağa hoş gelse de, bir süre sonra bu "hoşluk" güncelliğini yitiriyor. Çünkü mekanizma tam da insan ihtirasının başladığı noktada çöküyor. İnsanın hırsını, ademoğlunun "bu benim" tutkusunu artık yemebileceğimizi düşünmüyorum. Artık insanlar, bana göre insanlık tarihinin en talihsiz buluşunu uzun zaman önce keşfetti: Çit!!



Toprağı çitleyip, bu toprağın üzerinde kendi isimlerinin yazılı olduğu kağıt parçaları ile kendilerine ait olduğunu belgelediler. Böylelikle artık tüm kötülüklerin, tüm savaşların, belki de kökeni insandan gelen tüm felaketlerin başlamasına neden oldular.


O tarihten sonradır ki "benim" deyip sahiplenmemiz gereken tüm olguları -dürüstlük gibi, sevgi gibi, ahlak gibi, itibar gibi- bir kenara itip, dünyevi kazanımların peşine düştük..



16. yüzyılda belki ama 21. yüzyılda artık Utopia nostaljik bir hayalden öteye gidemiyor.



Bizi biz yapan birçok ortak değeri kaybettik. Özellikle de "dayanışma" , "toplumsal birliktelik" kavramlarını. İlkokul ve lise yıllarımızda kimse kimsenin etnik kökenini , dinini, mezhebini bilmezdi, merak etmezdi. Coşkusunu çok net anımsarım, yerli malı haftaları kutlanırdı. Her gün neredeyse Kemal Sunal, Şener Şen filmleri olurdu televizyonlarda. Haber saatlerinde soytarılık değil haber izlerdik.. 10 Kasım'da Atamızı belki de 1938 hüznüyle anar, İstiklal marşımızı duyduğumuzda bir okulun yanından geçerken saygı duruşunda bulunurduk..



Küçüklüğümde anımsarım insanları da havası gibi güzel İzmirim'de belediye otobüsüne binen bir kişi dönüp tüm oturanlara günaydın demişti. Tanımasına, çıkar ilişkisi olmasına, itibar toplamaya çalışmasına gerek duymadan yapmıştı bunu. O dönemde bu medeniyetten gelirdi çünkü..



Şimdi yerli malımız kalmadı. İnsanlarla tanışırken ve yakınlık kuracağımız kişileri belirlerken önce etnik kökenini sorguluyoruz. Televizonlarda halkımızın beynini yıkayan, toplumsal direnç güdümüzü öldüren birçok dizi ve program var. (bunun kesinlikle devlet politikası olduğunu düşünüyorum) Yüksek hayat standardına kolayca ulaşmış hayatlar süslüyor gençlerimizin ideallerini.. "Bedava peynir sadece fare kapanında olur" mantığını kuramayacak kadar makineleştik..



10 Kasım'ın ve Atamız'ın ulusumuzca hassasiyeti zedelensin diye çabalar her geçen gün artıyor. 10 Kasım için hiç utanmadan "Hayvanları Koruma Günü" ilan edilsin diye teklif verebiliyor ampul kafalılar... Gençlerin zevkle okuduğu bir kişiye "Mustafa" filmi gibi tarihten intikam yapıtı yaptırılıyor. Ve hiçbirimiz bu gelişmelere ses çıkarmıyoruz artık..



Yaşanması çok zor bir dünya, bir ülke yarattık hep birlikte.. İntihar olayları artıyor, mutsuz insanlar artıyor ve kılımız kıpırdamıyor..



Beyin Utopia'larımıza tecavüz etmekten artık vazgeçebilmemiz umuduyla!..

Sevgiler
Hacı Bektaş Önal
http://www.hacibektasonal.blogspot.com